İngilizce–Türkçe sözlük
Öğrencilerin gerçek YouTube videolarından kaydettiği kelime ve kalıplar; her birinin kısa tanımı ve oynatabileceğin anları var.
Kelime sayısı: 847
A
- A field tripOkul gezisi. Öğrencilerin ders konularını yerinde incelemek ve uygulamalı bilgi edinmek amacıyla okul dışındaki bir yere yaptıkları ziyaret.
- a pizzaPizza; üzerine domates sosu, peynir ve isteğe bağlı diğer malzemelerin konulup fırında pişirildiği, yuvarlak ve yassı hamurdan oluşan bir yemek.
- a whole newBambaşka; her yönüyle tamamen farklı veya yeni olan.
- abroadYurt dışı; başka bir ülkeye veya ülkelerde.
- abstractSoyut; fiziksel bir nesne veya somut bir örnekten ziyade, bir fikir veya nitelik olarak var olan.
- AbsurdSaçma; mantıksız, akıl dışı veya gülünç olan.
- ACAlternatif akım; yönü düzenli aralıklarla değişen bir elektrik akımı türü.
- AcceptKabul etmek; sunulan bir şeyi almayı onaylamak veya bir bilginin doğruluğuna inanmak.
- accessibleErişilebilir; ulaşılması, kullanılması veya anlaşılması kolay olan.
- accommodationKonaklama; bir kişinin yaşayabileceği veya kalabileceği ev, daire veya otel odası gibi yer.
- accompaniedEşlik eden; bir şeyle aynı anda gerçekleşen veya onunla birlikte sunulan.
- accountableHesap verebilir; yaptığı eylemlerden veya kararlardan dolayı açıklama yapması ve sonuçlarına katlanması gereken.
- acidAsit; tadı ekşi olan, diğer maddelerle tepkimeye girerek onları aşındırabilen kimyasal madde.
- actuallyGerçekten, aslında. Bir durumun doğruluğunu vurgulamak veya beklenmedik bir bilgiyi ifade etmek için kullanılır.
- admiresHayran olmak; birine veya bir şeye büyük bir saygı veya beğeni duymak.
- after allSonuçta, nihayetinde. Söylenen bir şeyin doğruluğunu desteklemek veya bir durumun sanıldığından daha önemsiz olduğunu belirtmek için kullanılır.
- againTekrar, bir kez daha; bir şeyin bir defa daha yapılması durumu.
- aheadİleride. Mekan veya zaman bakımından daha önde olan.
- allBütün, tüm. Bir şeyin veya bir grubun tamamı, bütünü.
- all dayTüm gün; sabahın erken saatlerinden geceye kadar günün tamamı boyunca.
- All doneBitti; bir işin tamamen tamamlandığını veya artık gerekli olmadığını ifade eder.
- all over the placeDarmadağın; her yere dağılmış veya çok düzensiz bir durumda olan.
- all over the worlddünyanın her yerinde; yeryüzünün tamamında.
- allowedizin verilmiş; bir şeyi yapmasına müsaade edilmiş olan.
- alongsideYanında; bir şeyin veya birinin yanı başında, onunla birlikte.
- amazingharika, şaşırtıcı; çok iyi, etkileyici veya şaşkınlık verici derecede güzel.
- analogyBenzetme; karmaşık bir fikri veya süreci açıklamak için kullanılan, birbirine benzeyen iki şey arasındaki karşılaştırma.
- anchorÇapa; geminin hareket etmesini önlemek için denize bırakılan ağır metal nesne.
- annoyingCan sıkıcı; hafif bir öfke veya sabırsızlık duygusu uyandıran.
- anotherbir diğeri; daha önce bahsedilenin veya bilinenin aynısı olan bir başka kişi veya şey.
- AnxietyKaygı; sonucu belirsiz bir durum hakkında duyulan endişe, huzursuzluk veya gerginlik hissi.
- AnxiousEndişeli, kaygılı; sonucu belirsiz bir durum karşısında huzursuz veya gergin hissetme.
- anythingherhangi bir şey; ne olursa olsun herhangi bir nesne veya durum.
- anything elseBaşka bir şey; bir şey daha olup olmadığını veya dikkate alınması gereken başka bir kişi bulunup bulunmadığını sormak için kullanılır.
- anywayNeyse; konuyu değiştirmek, önceki bir konuya dönmek veya bir konuşmayı sonlandırmak için kullanılır.
- AnywaysNeyse. Konuyu değiştirmek, önceki bir konuya dönmek veya konuşmayı sonlandırmak için kullanılır.
- apart fromHaricinde, dışında veya ek olarak. Bir şeyin dışında tutulduğunu ya da ona ilave yapıldığını belirtir.
- apologiesÖzür dileme; bir hata veya verilen rahatsızlıktan dolayı duyulan pişmanlığı ifade eden sözler.
- applicationBaşvuru; bir işe, bir okula veya bir izne kabul edilmek için yapılan resmî talep.
- appointmentRandevu; belirli bir zamanda birisiyle buluşmak veya bir yerde bulunmak için yapılan anlaşma.
- argueTartışmak; bir konu üzerinde fikir ayrılığına düşmek veya birine karşıt görüşünü öfkeli bir şekilde ifade etmek.
- AroundEtrafında, çevresinde. Bir yerin her yanını kuşatan veya o alan içinde çeşitli yönlere hareket eden.
- arrangementDüzenleme, hazırlık veya plan. Bir şeylerin veya kişilerin belirli bir düzene göre yerleştirilmesi veya organize edilmesi.
- arrivedVarmak, ulaşmak. Bir yolculuğun sonunda bir yere ulaşmak veya bir süreçte belirli bir zamana ya da aşamaya gelmek.
- arrogantKibirli; başkalarından daha önemli veya üstün olduğunu düşünen, kendini beğenmiş tavırlar sergileyen.
- articleMakale; gazete, dergi veya diğer yayınlarda yer alan yazılı eser.
- asolarak; birinin işlevini, rolünü veya kimliğini belirtmek ya da iki eylemin aynı anda gerçekleştiğini ifade etmek için kullanılır.
- as a result ofSonucunda, neticesinde. Bir olayın meydana gelmesi nedeniyle.
- as wellayrıca, de/da. Bir şeye ek olarak veya başka birinin yanı sıra anlamında kullanılır.
- assessDeğerlendirmek; bir şeyin niteliğini, boyutunu veya değerini dikkatlice inceleyerek hakkında yargıya varmak.
- assignmentÖdev veya görev; özellikle okulda veya iş yerinde yapılması istenen çalışma.
- assistantAsistan veya yardımcı; birinin işine destek olan kişi veya kullanıcı için görevleri yerine getiren bilgisayar programı.
- associatedİlişkili; bir şeyle bağlantısı olan veya onunla herhangi bir şekilde birleştirilmiş.
- assumevarsaymak, farz etmek; bir şeyin kanıta ihtiyaç duymadan doğru olduğunu veya var olduğunu kabul etmek.
- assumesVarsaymak; kanıt olmaksızın bir şeyin doğru veya kesin olduğunu kabul etmek.
- astonishingŞaşırtıcı; inanılması güç veya çok şaşırtıcı olan.
- at-de, -da, -te, -ta. Belirli bir yeri, noktayı veya zamanı belirtmek için kullanılır.
- athletesSporcu; spor ve diğer fiziksel egzersiz türlerinde yetenekli olan kişi.
- attention spanDikkat süresi; bir kişinin bir konu veya etkinlik üzerinde odaklanabildiği süre.
- attitudeTutum, tavır. Bir kimsenin bir şeye veya birine karşı takındığı, davranışlarına yansıyan düşünce veya duygu biçimi.
- attitudesTutum, tavır. Bir kimseye veya bir şeye karşı duyulan hislerin davranışlara yansıması.
- authenticationKimlik doğrulama; bir kişinin veya sistemin gerçekliğini ya da bir hizmete erişim yetkisinin olduğunu kanıtlama süreci.
- availabilityMüsaitlik, erişilebilirlik; bir şeyin kullanılabilir, elde edilebilir veya ulaşılabilir olma durumu.
- averageOrtalama; birkaç değerin toplanıp sayılarına bölünmesiyle elde edilen standart veya tipik miktar, seviye ya da oran.
- average personsıradan insan; genel nüfusun yetenek, özellik veya yaşam tarzı bakımından tipik veya temsilci kabul edilen kişisi.
- awkwardUtangaçlık veya rahatsızlık veren; beceriksizce veya zor duruma düşüren.
B
- back homeeve, memlekete; kişinin yaşadığı veya geldiği yere doğru veya orada.
- back upGeri geri gitmek; veri güvenliği için bir dosyanın veya sistemin yedeğini almak.
- backupYedek; orijinali kaybolduğunda veya hasar gördüğünde kullanılmak üzere saklanan dosya veya veri kopyası.
- bake saleKermes; bir okul veya hayır kurumu yararına ev yapımı hamur işlerinin satıldığı etkinlik.
- bakingfırında pişirme; ekmek, kek gibi yiyeceklerin fırında pişirilmesi süreci veya eylemi.
- barelyancak, zar zor; çok küçük bir farkla veya kıl payı.
- BarrierEngel, bariyer. İnsanların veya nesnelerin bir yerden başka bir yere geçişini engelleyen fiziksel yapı veya bir hedefe ulaşmayı zorlaştıran durum.
- barterTakas etmek; para kullanmaksızın mal veya hizmetleri başka mal veya hizmetlerle değiştirmek.
- based on-e dayalı, -e göre. Bir şeyin temelini oluşturan bilgi, kanıt veya olguları belirtmek için kullanılır.
- basementBodrum; bir binanın zemin seviyesinin altında kalan, kısmen veya tamamen yerin altında bulunan oda veya oda grubu.
- basicallyTemelde, esasen; bir durumun en önemli veya temel yönünü belirtmek için kullanılır.
- battlefieldSavaş alanı; bir muharebenin gerçekleştiği veya gerçekleşmiş olduğu arazi.
- be coolSakin kalmak. Zor veya stresli durumlarda soğukkanlılığını korumak.
- beginnerYeni başlayan; bir işi veya konuyu öğrenmeye yeni adım atmış, henüz deneyimi olmayan kimse.
- behaveDavranmak; özellikle kurallara uygun ve nazik bir şekilde hareket etmek.
- behaviorDavranış; bir kişinin veya hayvanın hareket etme biçimi.
- beingVarlık; bir şeyin var olma durumu veya canlı bir varlık olma niteliği.
- belovedÇok sevilen; bir kişi veya grup tarafından büyük bir sevgi duyulan kimse veya şey.
- belowAltında; bir şeyin veya birinin daha aşağısında bulunan konumda.
- benefitsYararlar, faydalar; bir şeyin sağladığı olumlu etkiler veya katkılar.
- berriesÇekirdeksiz, küçük ve sulu meyveler.
- beverageİçecek; su dışındaki her türlü sıvı tüketim maddesi.
- bewilderingŞaşırtıcı, kafa karıştırıcı. Anlaşılması çok güç veya son derece kafa karıştırıcı olan.
- beyondÖtesinde; belirli bir noktanın veya sınırın daha ilerisinde bulunan.
- bigBüyük; boyut, miktar veya derece bakımından geniş veya fazla olan.
- Big timeÇok büyük ölçüde; özellikle birinin büyük bir başarıya ulaşması veya çok ünlü olması durumunda kullanılır.
- bitParça, miktar veya kısım; bir şeyin küçük bir bölümü.
- biteIsırmak; dişleriyle bir şeyi kesmek, parçalamak veya ağza küçük bir parça yiyecek almak.
- blanketsBattaniye; genellikle yatakta ısınmak için kullanılan, büyük kumaş parçası.
- BlinkGöz kırpmak; gözleri kısa bir anlığına hızlıca kapatıp açmak.
- boilingKaynama; bir sıvının buharlaşarak kabarcıklar çıkardığı durum veya aşırı sıcak olan.
- bombshellBomba etkisi yaratan haber; büyük şaşkınlık ve sarsıntıya yol açan beklenmedik gelişme.
- borderSınır; iki ülke, bölge veya alan arasındaki ayrım çizgisi ya da bir nesnenin veya yüzeyin kenarı.
- boringSıkıcı. İlgi çekmeyen, yapacak bir şey olmadığı veya yapılan iş heyecan verici olmadığı için kişiyi yoran ve sabırsızlandıran.
- boundKesin, muhakkak. Bir şeyin gerçekleşmesinin veya birinin bir şeyi yapmasının kaçınılmaz olduğu durumları ifade eder.
- brainBeyin; kafatasının içinde bulunan, düşünceyi, hafızayı, duyguları ve vücut fonksiyonlarını yöneten organ.
- braveCesur, yürekli. Tehlikeli veya zor durumlarda korku göstermeyen.
- breachİhlal; bir yasanın, kuralın veya anlaşmanın bozulması. Ayrıca bir duvar, engel veya savunma hattında açılan gedik.
- break outKaçmak, firar etmek; aniden başlamak veya ortaya çıkmak.
- bringGetirmek; birini veya bir şeyi konuşanın bulunduğu yere ya da yakın bir yere ulaştırmak.
- brutalZalim, gaddar; aşırı derecede acımasız, şiddetli veya nahoş olan.
- bucksDolar veya diğer para birimleri için kullanılan gayriresmî ifade.
- bullyZorba; kendinden zayıf olanlara güç kullanarak zarar veren, onları korkutan veya tehdit eden kimse.
- burdenYük; kişinin üzerinde ağırlık, sıkıntı veya sorumluluk yaratan zorlu görev veya durum.
- but alsoAynı zamanda; daha önce belirtilen bir duruma ek olarak başka bir gerçeği veya özelliği tanıtmak için kullanılır.
- butcherKasap; et kesip satan kimse veya et satılan dükkân.
- buttonDüğme; giysileri iliklemeye yarayan küçük nesne veya bir cihazı çalıştırmak için basılan küçük kontrol parçası.
- Bye for nowŞimdilik hoşça kal; kısa süre içinde tekrar görüşüleceği durumlarda kullanılan bir veda ifadesi.
C
- callingTelefon etme veya birinin dikkatini çekmek için seslenme eylemi.
- CalmSakin; sinirlilik, öfke veya başka güçlü duygular hissetmeyen veya göstermeyen.
- CalmingSakinleştirici; birini rahatlatan, kaygısını veya heyecanını azaltan.
- calmlySakin bir şekilde; öfke veya heyecan belirtisi göstermeden, huzurlu ve rahat bir tavırla.
- camping tripKamp tatili; çadır veya benzeri geçici barınaklarda konaklayarak yapılan bir gezi veya tatil.
- candidateAday; bir işe başvuran, bir makam, ödül veya seçim için değerlendirilen kimse.
- cannotyapamamak, -ememek; bir şeyi yapmaya gücü yetmemek veya yapmasına izin verilmemek.
- capacityKapasite; bir kabın veya alanın alabileceği toplam miktar ya da bir şeyi yapabilme yeteneği.
- captivityEsaret, tutsaklık. Bir canlının veya kişinin hapsedilerek özgürlüğünün kısıtlanmış olma durumu.
- cardioKardiyo; kalp atış hızını artıran ve kalp ile akciğer sağlığını geliştiren fiziksel egzersiz.
- carouselAtlıkarınca; lunaparklarda dönerek üzerinde oturulan, genellikle at figürlü koltukların bulunduğu eğlence aracı.
- castOyuncu kadrosu; bir tiyatro oyununda, filmde veya televizyon programında rol alan oyuncuların tamamı.
- caughtYakalamak fiilinin geçmiş zaman ve ortaç hali; bir şeyi ele geçirmek, tutmak veya bir duruma dahil olmak.
- cautionDikkat, tedbir. Tehlikeden veya hatalardan kaçınmak için gösterilen özenli ve uyanık olma durumu.
- cellsHücre; bir canlının tüm yaşam süreçlerini gerçekleştirebilen en küçük temel yapı birimi.
- certainlyKesinlikle; bir şeyin doğruluğunu vurgulamak veya güçlü bir şekilde onaylamak için kullanılır.
- channelKanal; televizyon programları yayınlayan belirli bir frekans veya yayın kuruluşu.
- chaoticKaotik; tam bir kargaşa ve düzen eksikliği içinde olan.
- charityHayır kurumu; ihtiyaç sahiplerine yardım etmek veya para toplamak amacıyla kurulan kuruluş ya da yoksul veya hasta kişilere yapılan yardım.
- chatSohbet etmek; biriyle samimi ve resmi olmayan bir şekilde konuşmak.
- childishÇocuksu; bir çocuğa özgü, genellikle rahatsız edici veya mantıksız davranışlar sergileyen.
- chilledRahat ve sakin; soğutulmuş, serinletilmiş.
- chokeBoğulmak. Bir şeyin boğaza takılması veya hava yetersizliği nedeniyle nefes alamamak.
- chooseSeçmek; bir grup olasılık arasından bir kişi veya nesneye karar vermek.
- ChronicKronik; uzun süredir devam eden veya sık sık tekrarlayan, özellikle hastalıklar veya olumsuz durumlar için kullanılan.
- chronically onlineİnternet bağımlısı; gerçeklik algısını yitirecek derecede vaktinin çoğunu çevrim içi geçiren kimse.
- circusSirk; akrobatların, palyaçoların ve eğitilmiş hayvanların büyük bir çadır veya arenada gösteri yaptıkları gezici eğlence topluluğu.
- claimsİddia; kanıtlanmamış olmasına rağmen bir şeyin doğru olduğunu belirten ifade.
- classroomDerslik, sınıf. Okul veya üniversitede öğrencilere eğitim verilen oda.
- clicktıklamak; bir bilgisayar faresi veya dokunmatik ekran üzerindeki bir düğmeye basarak seçim yapmak veya bir işlem gerçekleştirmek.
- clueİpucu. Bir suçun aydınlatılmasında veya bir gizemin çözümünde kullanılan kanıt ya da bilgi parçası.
- cognitiveBilişsel; düşünme, anlama, öğrenme ve hatırlama gibi zihinsel süreçlerle ilgili olan.
- CokeKola; şekerli, koyu renkli ve gazlı bir meşrubat.
- ComeGelmek. Konuşmacının bulunduğu yere veya belirtilen bir noktaya doğru hareket etmek.
- come aroundFikrini değiştirmek veya baygınlıktan sonra kendine gelmek.
- come backGeri dönmek. Bir yere, önceki bir konuya veya duruma tekrar gelmek.
- come offYerinden çıkmak, kopmak veya bir işte başarılı olmak.
- coming upYaklaşan; yakın zamanda gerçekleşecek veya ortaya çıkacak olan.
- commandEmir, komut. Bir kişiye veya bilgisayar sistemine belirli bir eylemi gerçekleştirmesi için verilen talimat.
- commercialTelevizyon veya radyoda yayınlanan reklam.
- commodityTicari mal; alınıp satılabilen herhangi bir ürün veya ham madde.
- CommonYaygın; sık görülen, çok sayıda bulunan veya birden fazla kişi ya da grup tarafından paylaşılan.
- communistKomünist; komünizm ilkelerini benimseyen ve üretim araçlarının kamuya ait olduğu, herkesin yeteneğine göre çalışıp ihtiyacına göre kazandığı bir düzeni savunan kimse.
- communitiesTopluluklar. Aynı yerde yaşayan veya ortak bir özelliği paylaşan insan grupları.
- communityTopluluk; aynı yerde yaşayan veya ortak bir özelliği paylaşan insan grubu.
- companionsarkadaş, yoldaş; birlikte vakit geçirilen veya seyahat edilen kişi ya da hayvan.
- comparisonKarşılaştırma; iki veya daha fazla kişi ya da nesnenin benzerlik veya farklılıklarını belirlemek amacıyla incelenmesi süreci.
- competeYarışmak; bir yarışma, oyun veya iş ortamında bir başkasından daha başarılı olmaya veya bir şeyi kazanmaya çalışmak.
- completelytamamen, bütünüyle. Bir şeyin en üst derecede veya eksiksiz bir şekilde gerçekleştiğini ifade eder.
- comprehensibleAnlaşılabilir. Kolayca kavranabilen veya idrak edilebilen.
- comprehensionAnlama, kavrama. Bir şeyi zihinsel olarak idrak etme yetisi veya süreci.
- concentratedYoğun; bir madde içinde yüksek oranda bulunan veya suyunun/incelticisinin uzaklaştırılmasıyla gücü artırılmış olan.
- conclusionSonuç, netice. Bir konuşmanın, yazının veya olayın son bölümü ya da uzun bir düşünme sürecinden sonra varılan yargı.
- concreteBeton; çimento, kum, çakıl ve suyun karıştırılmasıyla elde edilen sert ve dayanıklı yapı malzemesi.
- conferenceKonferans; belirli bir konu üzerinde görüşmek veya bilgi alışverişinde bulunmak amacıyla birkaç gün süren geniş katılımlı resmî toplantı.
- confessİtiraf etmek; yapılmış olan yanlış veya yasa dışı bir davranışı kabul etmek.
- conflictAnlaşmazlık, çatışma. Kişiler, gruplar veya ülkeler arasındaki ciddi görüş ayrılığı veya tartışma.
- ConnectBağlamak; iki veya daha fazla şeyi birbirine eklemek, birleştirmek veya birleşmek.
- conquerFethetmek; bir ülkeyi veya şehri zor kullanarak ele geçirmek, bir sorunu veya korkuyu yenmek.
- consensusUzlaşma; bir grup insan arasında genel olarak kabul gören görüş veya karar.
- CONSEQUENCESSonuçlar; özellikle istenmeyen veya olumsuz bir durumun ortaya çıkan etkileri.
- constantSürekli, devamlı. Hiç durmadan veya çok sık bir şekilde meydana gelen.
- constantlySürekli, devamlı. Her zaman veya çok sık bir biçimde.
- consumedTüketmek; bir şeyi, özellikle büyük miktarlarda yiyip içmek veya kullanmak.
- containerKutu, şişe veya kavanoz gibi içine bir şeyler koymaya veya saklamaya yarayan nesne.
- contributeKatkıda bulunmak; bir amaca ulaşmak veya bir şeyi sağlamak için para, zaman, yardım veya fikir vermek.
- contributionsKatkı; bir amaca ulaşmak için verilen para, zaman veya emek ya da sunulan şey.
- controversialTartışmalı; kamuoyunda fikir ayrılığına veya anlaşmazlığa yol açan.
- conversationSohbet; iki veya daha fazla kişi arasında haber ve fikir alışverişinin yapıldığı samimi konuşma.
- conversationsSohbetler, konuşmalar. İki veya daha fazla kişi arasında düşünce, duygu ve bilgilerin paylaşıldığı karşılıklı konuşma süreci.
- cornerKöşe. İki çizginin, kenarın veya yüzeyin birleştiği nokta ya da alan.
- correspondentMuhabir; bir gazete, televizyon kanalı veya medya kuruluşu adına belirli bir yerden ya da konu hakkında haber bildirmekle görevli kişi.
- coupleÇift; evli veya sevgili olan iki kişi ya da aynı türden iki nesne.
- cravingAşerme veya şiddetli istek; özellikle belirli bir yiyeceğe karşı duyulan, kontrol edilmesi güç yoğun arzu.
- credentialsnitelikler, yetkinlikler; bir kişinin bir iş veya görev için uygunluğunu gösteren başarılar, eğitim geçmişi veya kişisel özellikler.
- creepyÜrkütücü; insanı huzursuz eden veya korkutan.
- crossingGeçit; iki yolun veya hattın kesiştiği yer ya da yayaların güvenle karşıdan karşıya geçebileceği alan.
- CRUMBLEUfalanmak veya parçalanmak; özellikle eski, kuru veya zayıf olduğu için küçük parçalara ayrılmak.
- crystal clearÇok açık ve anlaşılır; pırıl pırıl veya tamamen şeffaf.
- cucumbersSalatalık; genellikle salatalarda çiğ olarak tüketilen, uzun, ince, koyu yeşil kabuklu ve sert, sulu, açık yeşil etli bir sebze.
- curfewSokağa çıkma yasağı; özellikle gece saatlerinde insanların dışarı çıkmasını yasaklayan kural veya yasa.
- curiousMeraklı; bir şeyi öğrenme veya anlama konusunda güçlü bir istek duyan ya da alışılmadık ve ilginç şeylere ilgi gösteren.
- customerMüşteri; bir dükkandan veya işletmeden mal ya da hizmet satın alan kişi veya kuruluş.
- customersMüşteriler; bir dükkandan veya işletmeden mal ya da hizmet satın alan kişiler.
- CUT!Kestik! Film çekimini durdurmak için yönetmen tarafından verilen komut.
- cuzÇünkü kelimesinin gayriresmî kısaltması.
D
- damagingZarar verici; bir şeye veya birine zarar veya ziyan veren.
- dareCesaret etmek; zor veya tehlikeli bir şeyi yapmaya yüreği yetmek ya da birine riskli bir şey yapması için meydan okumak.
- dealingİş görme, alışveriş veya bir durum ya da ilişkiyi yönetme eylemi.
- decadesOn yıllık dönemler, on yıllar.
- declaredilan etmek, bildirmek; bir şeyi resmî olarak açıklamak veya duygu ve niyetleri açıkça belirtmek.
- defeatyenmek, mağlup etmek. Bir mücadele, oyun veya yarışmada birine karşı üstünlük sağlamak.
- defensiveSavunmacı; eleştirildiğini hissederek kendini koruma çabası içinde olan veya bir spor müsabakasında rakibin sayı yapmasını engellemeye yönelik.
- DefineTanımlamak; bir kelimenin, kavramın veya ifadenin anlamını tam olarak açıklamak.
- demandsTalep veya istek; bir şeyin gerekli görülmesi veya bir işin gerektirdiği çaba, beceri ya da kaynak miktarı.
- dementiaBunama; beynin işlevlerini yitirmesi sonucu hafıza, düşünme ve davranış yetilerinin bozulmasına yol açan tıbbi durum.
- demonstrateKanıt veya delil sunarak bir şeyin varlığını ya da doğruluğunu açıkça göstermek; bir şeyin nasıl yapıldığını bizzat uygulayarak göstermek.
- demonstrationgösterim; bir şeyin nasıl yapıldığını veya nasıl çalıştığını gösterme eylemi.
- depend onbağlı olmak, güvenmek. Birinden veya bir şeyden destek, yardım ya da belirli bir sonuç beklemek.
- dependsbağlı olmak; bir şeyin başka bir duruma veya etkene göre değişiklik göstermesi.
- depends on-e bağlı olmak. Bir durumun veya sonucun başka bir şeye göre belirlenmesi.
- deploymentKonuşlandırma; askerî birliklerin veya teçhizatın harekât için yerleştirilmesi ya da yeni bir bilgisayar sisteminin veya yazılımın kullanıma sunulması süreci.
- depotDepo; mal, araç veya gereçlerin saklandığı bina veya yer.
- descendİnmek; daha yüksek bir yerden daha alçak bir yere doğru hareket etmek.
- describeBetimlemek, tasvir etmek; bir kişinin veya nesnenin görünüşü, karakteri ya da özellikleri hakkında detay vererek neye benzediğini anlatmak.
- designedTasarlanmış; belirli bir amaç veya işlev gözetilerek planlanmış ve üretilmiş.
- desperateÇaresiz; bir şey için büyük bir ihtiyaç duyan veya durumun düzeltilemeyecek kadar kötü olduğunu hisseden.
- destinationsVarış noktaları; bir kişinin veya bir şeyin gitmekte olduğu ya da gönderildiği yerler.
- devastatingYıkıcı; büyük hasara, tahribata veya derin duygusal acıya yol açan.
- devotedSadık, bağlı. Birine veya bir şeye karşı çok sevgi dolu veya vefalı olan.
- dietDiyet; bir kişinin veya hayvanın alışkanlık olarak tükettiği yiyecek ve içecekler ya da kilo vermek veya sağlık nedenleriyle uygulanan özel beslenme düzeni.
- differentfarklı, başka. Bir kişi veya şeyle aynı olmayan ya da önceki durumundan farklılaşmış olan.
- dignityOnur, saygınlık; bir kimsenin kendine olan saygısından kaynaklanan ağırbaşlılık ve ciddiyet.
- disagreementAnlaşmazlık; kişilerin farklı görüşlere sahip olduğu veya birbirleriyle fikir birliğine varamadığı durum.
- discoveriesKeşifler. Bir şeyin ilk kez bulunması veya ortaya çıkarılması eylemi ya da bulunan şey.
- discoveringKeşfetme; bir bilgi, yer veya nesneyi ilk kez bulma eylemi.
- discsDisk; dijital veri depolamak veya spor ekipmanı olarak kullanılan yassı, ince ve yuvarlak nesne.
- discussTartışmak; bir konu üzerinde fikir alışverişinde bulunmak veya bir karara varmak amacıyla başkalarıyla konuşmak.
- diseasesHastalıklar; vücudun veya zihnin normal işleyişini engelleyen rahatsızlıklar veya durumlar.
- DisguiseKılık değiştirmek; kimliğini gizlemek veya başkalarını kandırmak amacıyla görünüşünü ya da sesini değiştirmek.
- disgustingİğrenç; duyulara veya ahlaki değerlere son derece rahatsızlık veren, tiksindirici.
- dismissedİşten çıkarılmış; bir kişi veya fikri dikkate alınmayacak kadar önemsiz bularak reddedilmiş.
- distanceMesafe; iki yer veya nesne arasındaki boşluk miktarı.
- distancesUzaklıklar; iki yer veya nesne arasındaki boşluk miktarları.
- DistractionDikkat dağıtıcı şey; birinin başka bir şeye tam olarak odaklanmasını engelleyen durum veya nesne.
- divisiveAnlaşmazlığa veya düşmanlığa yol açan; insanlar arasında kutuplaşma yaratan.
- do betterDaha iyisini yapmak; performansını, davranışını veya başarı seviyesini yükseltmek.
- documentaryBelgesel; bir kişi, yer veya olay hakkında gerçeklere dayalı bilgi veren film veya televizyon programı.
- Don't worry about itDert etme; bir durum karşısında endişelenmeye veya üzülmeye gerek olmadığını belirtmek için kullanılır.
- doomedMahkûm; başarısızlığa, acı çekmeye veya ölüme kaçınılmaz bir şekilde yazgılı olan.
- draftTaslak; bir metnin veya çizimin üzerinde değişiklik yapılabilen ilk ve geçici biçimi.
- dragSürüklemek; ağır veya hareket ettirilmesi zor bir şeyi yer üzerinde çekerek götürmek.
- drainBoşaltmak, süzmek. Bir kaptaki veya alandaki sıvının akıp gitmesini sağlayarak uzaklaştırmak.
- driedKuru; bozulmaması için içindeki su veya nemi tamamen alınmış, özellikle yiyecekler için kullanılan terim.
- droneİnsansız hava aracı; uzaktan kumanda edilen veya bilgisayar yazılımıyla uçan, pilotu bulunmayan hava aracı.
- drugstoreEczane; ilaçların yanı sıra kişisel bakım ürünleri ve çeşitli ev ihtiyaçlarının da satıldığı dükkân.
- durationSüre. Bir şeyin devam ettiği veya var olduğu zaman dilimi.
- duringSüresince, boyunca veya esnasında. Belirli bir zaman diliminin tamamında veya bu süre içindeki herhangi bir noktada gerçekleşen durumları ifade eder.
E
- earsKulak; başın iki yanında bulunan ve işitmeyi sağlayan organlar.
- EasyKolay; büyük bir çaba veya zorluk gerektirmeden yapılan veya elde edilen.
- eatyemek; bir şeyi çiğneyip yutarak mideye indirmek.
- efficientVerimli, etkili. En az zaman, çaba veya kaynak kullanarak en iyi sonucu veren.
- eitherYa da, veya; iki veya daha fazla seçenekten birini belirtmek veya iki şeyin her birine atıfta bulunmak için kullanılır.
- eliminateortadan kaldırmak, yok etmek. Bir şeyi tamamen gidermek veya yok etmek.
- elseBaşka; sözü edilenlerin dışında kalan, diğer veya ilave olan.
- elsewherebaşka bir yerde; başka bir yere. Farklı veya başka bir konumda.
- emailse-postalar; bilgisayar ağı üzerinden elektronik ortamda gönderilen veya alınan mesajlar.
- emergingOrtaya çıkan, beliren; yeni gelişmekte olan veya fark edilmeye başlanan.
- emptyboş; içinde hiçbir şey veya kimse bulunmayan.
- enableBirine veya bir şeye bir şeyi yapma imkânı vermek; bir cihazı veya sistemi çalışır duruma getirmek.
- enablingBirinin veya bir şeyin bir eylemi gerçekleştirmesini mümkün kılan; bir cihazı veya sistemi kullanıma hazır hale getiren.
- end upsonunda varmak, neticelenmek. Bir dizi olay veya karar sonucunda belirli bir duruma veya yere gelmek.
- engagingİlgi çekici; dikkati üzerine toplayan, hoş ve sürükleyici.
- enhanceGeliştirmek, artırmak; bir şeyin kalitesini, değerini veya kapsamını yükseltmek.
- EnlightenmentAydınlanma; derin bir kavrayış veya ruhsal içgörü durumu ya da akıl ve bireyselliğin ön plana çıktığı 18. yüzyıldaki tarihsel dönem.
- enormousKocaman, devasa; boyut, miktar veya derece bakımından aşırı büyük.
- entireBütün, tüm. Bir şeyin tamamını, tüm parçalarını veya üyelerini kapsadığını vurgulamak için kullanılır.
- entirelyTamamen; bütünüyle, hiçbir eksik kalmayacak şekilde.
- epicDestansı; ölçek veya nitelik bakımından son derece etkileyici, heyecan verici veya kahramanca olan.
- equationdenklem; iki matematiksel ifadenin birbirine eşit olduğunu gösteren ve genellikle = işaretiyle yazılan ifade.
- equipmentEkipman, donanım; belirli bir amaç veya etkinlik için kullanılan gerekli araç, gereç veya makineler bütünü.
- equivalentEşdeğer; başka bir şeyle aynı değere, anlama veya öneme sahip olan.
- establishKurmak; uzun süreli olması amaçlanan bir kurum, sistem veya kural dizisi oluşturmak.
- estimateTahmin etmek; bir şeyin değerini, miktarını veya boyutunu yaklaşık olarak hesaplamak.
- ethicalEtik; ahlaki açıdan neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair inançlarla ilgili olan.
- ethicallyAhlaki olarak; ahlak ilkelerine veya neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair inançlara uygun bir biçimde.
- even if-sa bile, -sa dahi. Bir durumun gerçekleşmesi veya bir şeyin doğruluğu üzerinde herhangi bir koşulun etkisinin olmadığını vurgulamak için kullanılır.
- even justSadece, yalnızca. Küçük veya önemsiz görünen bir miktarın bile yeterli veya önemli olduğunu vurgulamak için kullanılır.
- eventuallySonunda, nihayet. Uzun bir süreçten, gecikmelerden veya zorluklardan sonra gerçekleşen durumlar için kullanılır.
- every otherİki günde bir veya birer atlayarak; dizideki her ikinci öğeyi ifade eder.
- evidenceKanıt, delil; bir şeyin doğruluğunu veya gerçekleştiğini ispatlamaya yarayan bilgi, belge veya nesne.
- exactly the sameTıpatıp aynı; hiçbir farkı olmayan, tamamen birbirinin eşi olan.
- exaggerationAbartma; bir durumun veya olayın olduğundan daha büyük, önemli veya farklı gösterilmesi.
- exceptionİstisna; genel kuralların dışında kalan veya diğerlerinden farklı olan kişi ya da şey.
- expandGenişlemek veya genişletmek; bir şeyin boyutunu, miktarını veya önemini artırmak.
- expensivepahalı; çok para gerektiren, yüksek fiyatlı.
- experienceDeneyim, tecrübe. Bir kimsenin uzun bir süre boyunca yaptığı işler, gördüğü veya hissettiği şeyler sonucunda edindiği bilgi veya beceri.
- experimentalDeneysel; daha önce test edilmemiş yeni fikir, yöntem veya tekniklere dayanan.
- expertiseUzmanlık; belirli bir konu veya etkinlikte sahip olunan yüksek düzeyde beceri veya bilgi.
- exploreKeşfetmek; bir yeri tanımak veya hakkında bilgi edinmek amacıyla o bölgede dolaşmak ya da incelemelerde bulunmak.
- exposingİfşa etme; gizli, dürüst olmayan veya tehlikeli bir durumu açığa çıkarma eylemi.
- expressionİfade; bir kişinin düşüncelerini veya duygularını yansıtan söz, söz öbeği ya da yüzündeki anlam.
- eyeballGöz küresi; gözün göz kapakları arasında görünen kısmı.
F
- facialYüz ile ilgili veya yüzde bulunan.
- facilitateKolaylaştırmak; bir eylemi veya süreci daha basit ya da gerçekleşmesi daha muhtemel hale getirmek.
- fairAdil; herkesi kurallara uygun ve eşit bir şekilde değerlendiren.
- fairy talePeri masalı; genellikle krallıklar, büyülü yaratıklar ve hayali olaylar içeren çocuklar için anlatılan masal.
- faithİnanç; bir kimseye veya bir şeye duyulan sarsılmaz güven veya bir dinin öğretilerine bağlılık.
- faithfulSadık, vefalı. Bir kişiye, kuruma veya inanca bağlı kalan ya da eşine sadık kalan.
- fancieshoşlanmak, istemek; birinden veya bir şeyden hoşlanmak ya da onu arzulamak.
- farmÇiftlik; tarım ürünleri yetiştirmek veya hayvancılık yapmak amacıyla kullanılan arazi ve üzerindeki yapılar.
- fateKader, yazgı. Gelecekte olacakları belirlediğine inanılan güç veya bir kişinin veya şeyin başına gelecek olaylar bütünü.
- fatigueYorgunluk; özellikle ağır iş veya egzersiz sonrasında hissedilen aşırı bitkinlik durumu.
- favoriteen sevilen; diğerlerinden daha fazla beğenilen kişi veya şey.
- featBaşarı, hüner. Çok fazla beceri, güç veya cesaret gerektiren etkileyici veya zorlu iş.
- fedBeslemek fiilinin geçmiş zaman ve ortaç hali.
- feedsbesler. Bir kişiye, hayvana veya gruba yiyecek vermek anlamındaki 'feed' fiilinin üçüncü tekil şahıs geniş zaman çekimidir.
- Feel overwhelmedBunalmak veya başa çıkamayacak kadar yük altında hissetmek. Bir durumun veya sorunun üstesinden gelemeyecek kadar zor olduğunu düşünmek.
- feelingDuygu; bir kişinin iç dünyasındaki duygusal durum veya vücudun bir şeye dokunmasıyla oluşan fiziksel his.
- field tripGezi; öğrencilerin veya bir grubun, yerinde inceleme yapmak veya pratik deneyim kazanmak amacıyla okul veya çalışma ortamı dışındaki bir yere yaptıkları eğitim amaçlı yolculuk.
- filled upDoldurmak. Bir kabın veya alanın içine, boş yer kalmayacak şekilde madde ekleyerek tamamını doldurmak.
- final offerSon teklif; bir müzakere sürecinde tarafların üzerinde daha fazla değişiklik yapmayacaklarını belirttikleri nihai fiyat veya şartlar bütünü.
- FirewoodOdun; şömine, soba veya kamp ateşinde yakılmak üzere kesilmiş ağaç parçaları.
- firstİlk; zaman, sıra veya önem bakımından herkesten veya her şeyden önce gelen.
- first of allÖncelikle; bir dizi argüman veya eylemin ilk ya da en önemli kısmını belirtmek için kullanılır.
- first thingilk iş; bir dizi veya durum içindeki en önemli veya başlangıç niteliğindeki ilk eylem ya da öncelik.
- flatDüz; yüzeyi pürüzsüz, çıkıntısız veya çukursuz olan.
- flawlessKusursuz; hiçbir hatası veya eksiği olmayan, mükemmel.
- fleeKaçmak; korku veya tehlike nedeniyle bir yerden veya bir kimseden hızla uzaklaşmak.
- foodYiyecek; insanların ve hayvanların yaşamlarını sürdürmek ve büyümek için tükettikleri besleyici maddelerin genel adı.
- for a reasonBir nedenden dolayı; bir olayın veya durumun belirli bir sebebi olduğunu belirtmek için kullanılır.
- for the joy of itZevkine; herhangi bir amaç veya ödül gözetmeksizin, sadece kişisel tatmin veya keyif için yapılan.
- foreignYabancı. Kendi ülkeniz dışındaki bir ülkeye ait veya o ülkeden gelen.
- foreverSonsuza dek; gelecekteki tüm zaman boyunca veya çok uzun bir süre.
- forkÇatal: Yemek yerken yiyecekleri tutmaya yarayan, saplı ve üç ya da dört dişli mutfak gereci.
- formerEski; daha önce belirli bir görevde veya konumda bulunmuş olan.
- fragranceGüzel koku; özellikle çiçek, parfüm veya kozmetik ürünlerinden yayılan hoş koku.
- freaked outÇileden çıkmak, dehşete düşmek veya aşırı heyecanlanmak. Bir durum karşısında kontrolünü kaybederek aşırı tepki vermek.
- freaking outÇıldırmak veya paniğe kapılmak; aşırı kaygı, üzüntü veya heyecan nedeniyle duygusal kontrolü kaybetmek.
- frequentlySık sık. Birçok kez veya tekrarlanan bir şekilde.
- Fresh airTemiz hava; özellikle kapalı alanların dışında bulunan, serin ve temiz hava.
- frieskızarmış patates; sıcak yağda kızartılarak hazırlanan ince, uzun patates dilimleri.
- frighteningKorkutucu; insanı korkutan veya endişelendiren.
- frustratedHüsrana uğramış, engellenmişlik hissiyle kızgın veya sabırsız olma durumu.
- fuelYakıt; ısı veya enerji üretmek amacıyla yakılan kömür, petrol veya gaz gibi madde.
- funEğlence; keyifli vakit geçirme, neşe veya hoşça vakit geçirmeyi sağlayan durum.
- fundamentalTemel, esas. Bir şeyin en önemli veya merkezî kısmıyla ilgili olan ya da bir sistem veya teori için temel oluşturan.
G
- garbageÇöp; atılması gereken yiyecek, kâğıt veya ambalaj gibi atık maddeler.
- gardenBahçe; evlerin yakınında çiçek, meyve veya sebze yetiştirilen toprak parçası.
- gasGaz; katı veya sıvı olmayan, bulunduğu kabın her tarafına yayılarak genişleyebilen madde hâli.
- gateKapı; duvar, çit veya çit içindeki bir açıklığı kapatmak için kullanılan, genellikle metal veya ahşaptan yapılmış hareketli engel.
- GatherToplamak. Farklı yerlerden veya kişilerden bir araya getirmek.
- GenerallyGenellikle; çoğu durumda veya ayrıntılara girmeden, bir bütün olarak ele alındığında.
- generativeÜretken; özellikle yapay zeka veya biyolojik süreçler bağlamında bir şey oluşturma veya meydana getirme yeteneğine sahip olan.
- get away with ityanına kâr kalmak. Bir suç veya hatalı bir davranıştan dolayı ceza almadan veya suçlanmadan kurtulmak.
- get caughtSuçüstü yakalanmak veya zor bir durumda kalmak.
- get evenÖdeşmek; birine yaptığı bir kötülüğe karşılık vererek hesaplaşmak.
- get intoBir işe başlamak veya bir yere varmak, ulaşmak.
- get realGerçekçi ol. Birinin hayal kurmayı bırakıp durumun gerçeğini kabul etmesi gerektiğini belirtmek için kullanılır.
- gistÖz, ana fikir. Bir konuşmanın veya yazının temel anlamı.
- giveVermek; bir şeyi birinin alması veya kullanması için eline veya kendisine ulaştırmak.
- glimpseBirine veya bir şeye atılan kısa ve geçici bakış.
- go aheadBuyurmak, izin vermek. Birine bir şeyi yapması için onay vermek veya bir eyleme başlamasını söylemek.
- go checkKontrol etmek; bir şeyi incelemek, araştırmak veya doğrulamak amacıyla belirli bir yere gitmek.
- go deeperDerinlemesine incelemek; bir konuyu daha ayrıntılı veya kapsamlı bir şekilde ele almak.
- go insideİçeri girmek; bir binaya, odaya veya kapalı bir alana girmek.
- goingGitmek fiilinin şimdiki zaman ortacı; bir hedefe doğru hareketi veya bir eylemin başlangıcını ifade eder.
- GoodbyeHoşça kal; birinden ayrılırken veya bir konuşmayı bitirirken kullanılan veda sözü.
- grabKapmak; bir şeyi aniden veya sertçe tutmak ya da bir şeyi çabucak kendine almak.
- greatHarika, mükemmel. Çok iyi veya ortalamanın üzerinde olan.
- grindingBir hedefe ulaşmak için uzun süre tekrarlanan sıkıcı iş veya çalışma; özellikle video oyunlarında seviye atlamak veya eşya toplamak için yapılan sürekli eylem.
- groceryMarket alışverişi; bir dükkânda satılan yiyecek ve diğer ev ihtiyaçları.
- grow a pairCesaretini toplamak; zor bir durumda kararlılık veya yüreklilik göstermek.
- grown-upYetişkin; tam büyümüş kimse veya olgun ve sorumlu davranan kişi.
- gruntingHomurdanma; çaba, acı veya rahatsızlık belirtmek için boğazdan çıkarılan kısa ve düşük ses.
- guiltSuçluluk; kişinin yanlış bir şey yaptığına veya yaptığına inandığına dair duyduğu mutsuzluk veya pişmanlık hissi.
H
- handfulBir avuç; bir elin içine sığabilecek miktarda olan veya az sayıda kişi ya da şey.
- handmadeel yapımı; makine yerine insan eliyle üretilmiş.
- hang onBeklemek; kısa bir süre durmak veya bir şeye sıkıca tutunmak.
- harmlessZararsız. Hasar veya yaralanmaya yol açma ihtimali olmayan.
- has to do withile ilgili olmak; bir konu veya durumla bağlantılı olmak.
- have toZorunda olmak veya mecbur olmak; bir eylemi gerçekleştirme yükümlülüğünü veya gerekliliğini ifade eder.
- headachebaş ağrısı; başın veya boynun üst kısmında hissedilen sürekli ağrı.
- headedBelirli bir yöne doğru giden veya belirli bir varış noktası olan.
- heading toBir yere veya hedefe doğru gitmekte veya yolculuk etmekte olmak.
- headlinesManşetler. Gazetelerin veya haber sitelerinin en üstünde büyük puntolarla yazılan önemli haber başlıkları.
- healthySağlıklı; vücudu hastalıklardan uzak, iyi durumda olan veya sağlığı korumaya yardımcı olan yaşam tarzı.
- heardİşitmek veya duymak fiillerinin geçmiş zaman ve ortaç hali; kulak yoluyla ses algılamış olmak.
- heatwaveSıcak hava dalgası. Birkaç gün süren, alışılmadık derecede sıcak hava dönemi.
- heckLanet olsun; şaşkınlık, kızgınlık veya vurgu belirtmek için kullanılan hafif bir ünlem.
- hellaÇok, aşırı; bir şeyin miktarını veya derecesini vurgulamak için kullanılan ifade.
- HereBurada; bulunulan yer veya konum.
- here you areBuyurun. Birine bir şey verirken kullanılan ifade.
- high-pressureYoğun baskı altında yapılan; çok fazla çaba, dikkat ve performans gerektiren.
- highlySon derece, oldukça. Çok yüksek bir derecede veya ölçüde.
- historicallyTarihsel olarak; geçmişle veya tarihle ilgili bir biçimde.
- hockeyBuz veya çim üzerinde, kavisli sopalarla topu ya da diski rakip kaleye sokmaya çalışarak oynanan takım oyunu.
- Hold upBirini bekletmek veya yaptığı işi kısa bir süreliğine durdurmasını istemek için kullanılır.
- homeEv; bir kişinin, özellikle ailesiyle birlikte yaşadığı konut.
- honestlyDürüstçe, içtenlikle. Doğru, samimi veya açık bir biçimde.
- honeyBal; arıların çiçek nektarından ürettiği, tatlı, yapışkan ve sarımsı kahverengi bir gıda maddesi.
- hopeUmmak; bir şeyin gerçekleşmesini veya doğru olmasını istemek ve bunun mümkün ya da olası olduğuna inanmak.
- hopefullyİnşallah; bir şeyin gerçekleşmesine dair duyulan dileği veya arzuyu ifade etmek için kullanılır.
- hostileDüşmanca; birine veya bir şeye karşı güçlü bir hoşnutsuzluk ya da karşıtlık gösterme durumu.
- How muchNe kadar. Bir şeyin miktarını, sayısını veya fiyatını sormak için kullanılır.
- how oftenNe sıklıkla; bir eylemin veya olayın gerçekleşme sıklığını sormak için kullanılır.
- huhHa; şaşkınlık, inanmazlık veya söylenen bir şeyi tekrar ettirme isteğini belirtmek için kullanılan ünlem.
- humanlikeinsansı; görünüş, davranış veya doğa bakımından bir insana benzeyen.
- hyperAşırı enerjik veya heyecanlı olma durumu; yerinde duramayan.
- hypervigilantAşırı tetikte; potansiyel tehdit veya tehlikelere karşı çevreyi sürekli tarayan, anormal derecede dikkatli olma durumu.
- Hypocriteİkiyüzlü; sahip olmadığı erdemleri, ahlaki veya dini değerleri varmış gibi gösteren kimse.
I
- I guessSanırım veya galiba; bir konuda emin olunmadığında veya kısıtlı bilgiyle fikir yürütürken kullanılan ifade.
- iconicİkonik; belirli bir kültür, dönem veya tarzın simgesi haline gelmiş, herkesçe bilinen ve kabul görmüş.
- ideasFikirler, düşünceler; bir şeyin nasıl yapılması veya anlaşılması gerektiğine dair inançlar veya öneriler.
- ignoreGörmezden gelmek, yok saymak; birini veya bir şeyi kasten dikkate almamak.
- illegalYasadışı, kanunlara veya kurallara aykırı olan.
- immediateAnında, gecikmeksizin yapılan veya gerçekleşen.
- immediatelyDerhal, hemen. Hiç vakit kaybetmeden veya tam o anda.
- impactEtki. Bir şeyin bir kişi, durum veya olay üzerindeki güçlü tesiri.
- impactedDerinden etkilenmiş; diş hekimliğinde ise çene kemiğine gömülü kalarak normal şekilde çıkamayan diş.
- importantönemli; büyük bir değere, öneme veya etkiye sahip olan.
- impressedEtkilenmiş; birinin veya bir şeyin başarısından, yeteneğinden ya da niteliğinden dolayı duyulan hayranlık ve saygı.
- impressiveEtkileyici; çok iyi, büyük veya önemli olması nedeniyle hayranlık uyandıran.
- improvingGeliştirme; bir şeyin daha iyi bir duruma getirilmesi veya daha iyi hale gelmesi süreci.
- inİçinde; bir yerin, alanın veya kabın sınırları dahilinde bulunma durumunu belirtir.
- in caseolası bir duruma karşı önlem olarak; bir şeyin gerçekleşmesi ihtimaline binaen.
- in charge ofSorumlu; bir kişi, grup veya kuruluş üzerinde yetki veya sorumluluk sahibi olan.
- in order toamacıyla, için. Bir şeyi başarma niyetiyle veya hedefiyle.
- in particularÖzellikle; bir grup veya sayı içerisinden belirli bir kişi ya da nesneyi vurgulamak için kullanılır.
- in shapeformda; fiziksel durumu iyi olan.
- In the daytimeGündüz vakti; günün aydınlık olan süresi içinde.
- inclinedeğilimli; bir şeyi yapmaya veya tercih etmeye yatkın olan.
- incorporatingDahil etme; bir şeyi daha büyük bir bütünün veya sistemin parçası haline getirme eylemi.
- incrediblyİnanılmaz derecede; çok yüksek bir seviyede veya ölçüde.
- inferenceÇıkarım; bilinen gerçeklere veya kanıtlara dayanarak varılan sonuç veya görüş.
- inflationEnflasyon; fiyatlar genel düzeyindeki artış ve paranın satın alma gücündeki düşüş.
- infrastructureAltyapı; bir ülkenin veya kuruluşun düzgün bir şekilde işlemesi için gerekli olan ulaşım, enerji ve iletişim gibi temel sistemler ve hizmetler.
- InherentDoğuştan gelen, özünde var olan; bir şeyin veya bir kimsenin doğal ve kalıcı niteliği olan.
- insteadBunun yerine; bir şeyin veya birinin alternatifi olarak.
- instead ofBirinin veya bir şeyin yerini tutacak şekilde; yerine.
- intakeAlım veya tüketim; vücuda alınan yiyecek, içecek veya hava miktarı.
- interactionsEtkileşimler. İnsanların veya nesnelerin birbirleri üzerindeki karşılıklı eylemleri veya etkileri.
- interludeAra, fasıla. İki olay veya bir etkinliğin bölümleri arasında geçen kısa süre.
- interpretationYorum; bir sanat eserinin, bir yasanın veya bir davranışın anlamının açıklanma ya da anlaşılma biçimi.
- interruptedKesintiye uğramış; kısa bir süreliğine durdurulmuş veya bölünmüş.
- intertwinedBirbirine geçmiş veya iç içe geçmiş; sıkı bir şekilde bağlantılı olan.
- interventionMüdahale; zor bir durumu iyileştirmek veya daha kötüye gitmesini önlemek amacıyla bir olaya karışma eylemi.
- intriguedMeraklı; alışılmadık veya gizemli bir durum karşısında duyulan yoğun ilgi.
- introduceTanıştırmak; birini başka biriyle ilk kez tanışmasını sağlamak veya yeni bir ürün, fikir ya da uygulamayı ilk kez kullanıma sunmak.
- intruderİzinsiz giren kimse; bir yere, özellikle bir binaya veya özel mülke yetkisiz ve genellikle suç işleme amacıyla giren kişi.
- investigationsSoruşturma veya araştırma; bir suçun, sorunun veya ifadenin gerçeğini ortaya çıkarmak amacıyla ayrıntılı olarak incelenmesi süreci.
- involvedDahil; bir işin veya durumun içinde yer alan, onunla yakından ilgili olan.
- involved inBir faaliyete katılan veya bir durum ya da kuruluşla bağlantısı olan.
- is set toyapılması planlanmak; belirli bir şekilde gerçekleşmesi öngörülmek.
- itsOnun. Daha önce bahsedilen bir nesneye, hayvana veya bebeğe ait olan veya onunla ilişkili olan.
J
- jailHapishane; suç işleyenlerin cezalarını çektikleri veya yargılanmayı bekledikleri yer.
- jarKavanoz; genellikle yiyecek saklamak için kullanılan, geniş ağızlı ve kapaklı cam veya toprak kap.
- jarsKavanoz; yiyecek veya küçük eşyaları saklamak için kullanılan, genellikle cam veya topraktan yapılmış, geniş ağızlı silindirik kap.
- journalismGazetecilik; haberlerin toplanması, yazılması, düzenlenmesi ve gazete, dergi, televizyon veya internet siteleri için yayımlanması mesleği.
- just likeTıpkı, aynen. Bir kimse veya bir şey ile aynı biçimde ya da benzer şekilde.
K
- keepTutmak, saklamak. Bir şeyi elinde bulundurmaya devam etmek veya bir eylemi kesintisiz sürdürmek.
- kidsÇocuklar. Çocuk veya genç yaştaki bireyleri ifade eden çoğul isim.
- kindİyi kalpli, nazik. Başkalarına karşı yardımsever, düşünceli ve cömert davranan.
- kind ofBiraz, kısmen. Bir ifadenin kesinliğini azaltmak veya bir şeyin tam olarak tarif edildiği gibi olmadığını belirtmek için kullanılır.
- Kindnessİyilik, nezaket. Başkalarına karşı dostça, cömert ve düşünceli olma niteliği.
- knowBilmek. Bir şey veya biri hakkında zihinde bilgi sahibi olmak.
- knowledgeBilgi. Eğitim veya deneyim yoluyla edinilen anlayış, beceri veya malumat.
L
- language learningDil öğrenimi; kişinin ana dili dışında başka bir dilde iletişim kurma becerisi kazanma süreci.
- lastssürmek, devam etmek. Belirli bir süre boyunca varlığını korumak veya aynı durumda kalmak.
- latchMandal; kapı, pencere veya bahçe kapılarını kapalı tutmaya yarayan metal veya plastik düzenek.
- latelySon zamanlarda; yakın geçmişte veya içinde bulunduğumuz zamandan hemen önceki dönemde.
- launchBaşlatmak, girişmek; bir aracı, özellikle roket veya gemiyi harekete geçirmek veya fırlatmak.
- lawyerAvukat; hukuki konularda danışmanlık yapan ve kişileri yasal süreçlerde temsil eden kişi.
- LearningÖğrenme; çalışma, deneyim veya eğitim yoluyla bilgi veya beceri edinme süreci.
- leatherDeri; giysi, ayakkabı ve mobilya yapımında kullanılan, hayvan derisinden elde edilen malzeme.
- ledYönlendirdi, rehberlik etti veya yönetti; lead fiilinin geçmiş zaman ve geçmiş ortaç hali.
- legallyYasal olarak; kanunlara uygun veya kanunlarca zorunlu tutulan bir biçimde.
- legitGerçek, hakiki veya kurallara uygun olan. Bir şeyin meşru veya geçerli olduğunu belirtmek için kullanılır.
- legitimacyMeşruiyet. Yasaya veya kabul görmüş standartlara uygunluk, haklılık.
- lessDaha az; bir şeyin miktar veya nicelik bakımından daha düşük olması.
- let'sHadi, yapalım; konuşmacının da dahil olduğu bir öneri veya teklif sunmak için kullanılan ifade.
- lidKapak; tencere, kutu veya kavanoz gibi bir kabın üstünü kapatmaya yarayan çıkarılabilir parça.
- lineÇizgi; bir yüzey üzerindeki uzun ve ince iz veya arka arkaya dizilmiş kişi ya da nesneler dizisi.
- listening practiceDinleme pratiği; yabancı dil becerilerini geliştirmek amacıyla sesli içeriklere odaklanarak yapılan anlama çalışması.
- literacyOkuryazarlık; okuma ve yazma becerisi.
- literalGerçek anlamlı; bir sözcüğün veya metnin mecaz içermeyen, kelimesi kelimesine olan tam anlamını ifade eder.
- LiterallyGerçekten, kelimenin tam anlamıyla. Bir ifadenin abartısız ve olduğu gibi doğru olduğunu vurgulamak için kullanılır.
- liveYaşamak; bir yerde ikamet etmek veya hayatta olmak.
- LOCKKilit. Bir kapıyı, kutuyu veya başka bir nesneyi kapalı tutmaya yarayan, genellikle anahtar veya şifre ile çalışan mekanizma.
- look atbakmak. Bir şeyi görmek amacıyla gözlerini o yöne çevirmek.
- look forward toDört gözle beklemek; gelecekte gerçekleşecek bir şey için heyecan ve mutluluk duymak.
- low-keyGöze çarpmayan, abartısız. Dikkat çekmekten uzak, sakin ve sade bir şekilde.
- LuckyŞanslı; beklenmedik iyi olaylarla karşılaşan veya talihi yaver giden kimse.
M
- maidHizmetçi; ev veya otelde çalışan kadın ev işçisi.
- mainlyÇoğunlukla, büyük ölçüde. Bir şeyin büyük bir kısmını veya temelini oluşturan durumlar için kullanılır.
- majorönemli, büyük. Boyut, miktar veya derece bakımından çok önemli, ciddi veya kayda değer olan.
- Make meYap da göreyim. Bir komutu veya isteği reddederken kullanılan, zorlama olmadıkça yerine getirilmeyeceğini belirten meydan okuyucu ifade.
- make the most ofEn iyi şekilde yararlanmak; bir şeyden, faydalı veya keyifli olduğu için mümkün olan en yüksek derecede istifade etmek.
- makes senseMantıklı olmak; bir durumun akla yatkın, anlaşılır veya tutarlı olması.
- makingYapım veya üretim; bir şeyi oluşturma, meydana getirme veya üretme süreci.
- mayOlasılık, izin isteme veya verme, ya da dilek ve temenni bildirmek için kullanılan yardımcı fiil.
- mayorBelediye başkanı. Bir şehir veya kasabanın yönetiminin başında bulunmak üzere seçilen kişi.
- meananlamına gelmek; bir kavramı veya düşünceyi ifade etmek ya da temsil etmek.
- mechanicalMekanik; makinelerle ilgili, makine tarafından çalıştırılan veya düşünce yerine fiziksel hareket gerektiren.
- meeting new peopleYeni insanlarla tanışma; daha önce tanınmayan kişilerle karşılaşma veya tanıştırılma eylemi.
- MENDOnarmak, tamir etmek; kırılmış veya hasar görmüş bir şeyi eski haline getirmek.
- mentionsBahseder; birinden veya bir şeyden kısaca söz etmek.
- messDağınıklık, düzensizlik veya kirlilik durumu.
- mightOlasılık belirtmek veya nazik bir öneri ya da istekte bulunmak için kullanılır.
- militaryAskeri; bir ülkenin silahlı kuvvetlerine ilişkin veya onlara ait olan.
- miningMadencilik; kömür, metal veya diğer değerli minerallerin yer altından çıkarılması süreci veya endüstrisi.
- missilesFüze; genellikle bilgisayar sistemleri tarafından yönlendirilen ve bir hedefi vurmak için havadan gönderilen silah.
- MixedKarışık; farklı nitelik, unsur veya türlerin bir araya gelmesiyle oluşan.
- moisturizernemlendirici; cildi nemlendirmek ve kurumasını önlemek için kullanılan krem veya losyon.
- moldKüf; yiyeceklerin veya nemli yüzeylerin üzerinde oluşan, yeşil, gri veya siyah renkli mantar tabakası.
- momentAn; çok kısa bir zaman dilimi.
- more likely todaha muhtemel; bir şeyin gerçekleşme veya doğru olma olasılığının diğerine göre daha yüksek olması durumu.
- mouthAğız; insanların veya hayvanların besin aldıkları, ses çıkardıkları yüzlerindeki açıklık.
- myselfkendi; cümlede özne olan kişinin eylemi kendisine yönelttiğini belirten dönüşlü zamir.
N
- napŞekerleme; özellikle gün içinde yapılan kısa süreli uyku.
- nauseaMide bulantısı; kusacakmış gibi hissetme durumu.
- nearbyYakın; mesafe veya zaman bakımından uzak olmayan.
- neatDüzenli, tertipli; ayrıca çok iyi, harika veya etkileyici.
- negotiationsMüzakereler; bir anlaşmaya varmaya çalışan kişi veya gruplar arasındaki resmi görüşmeler.
- neuralSinirsel; sinir veya sinir sistemi ile ilgili olan.
- NeverAsla, hiçbir zaman. Geçmişte, şimdi veya gelecekte hiçbir vakitte gerçekleşmeyen durumları ifade eder.
- news headlinesManşetler; bir haber bülteninin başında veya bir gazetenin en üst kısmında sunulan en önemli haber başlıkları.
- newsletterBülten; belirli bir konu veya kuruluş hakkında düzenli olarak abonelere gönderilen haber ve bilgi içerikli rapor.
- next timeBir dahaki sefere; gelecekteki bir başka zaman veya fırsatta.
- nicelyHoş bir şekilde, güzelce veya ustalıkla.
- no clueHiçbir fikrim yok. Bir soruya cevap veremediğinizi veya bir durumun nedenini bilmediğinizi ifade etmek için kullanılır.
- no longerartık değil. Geçmişte olduğu gibi olmayan, eskisi gibi devam etmeyen durumları belirtir.
- notdeğil; olumsuzluk, ret veya bir şeyin yokluğunu ifade etmek için kullanılan sözcük.
- not justSadece bununla sınırlı kalmayıp, daha fazlasının olduğunu vurgulamak için kullanılır.
- not only thatÜstelik; bununla da kalmayıp, daha şaşırtıcı veya önemli bir bilgiyi eklemek için kullanılır.
- nothing likeBir şeyin türünün en iyisi veya en uç örneği olduğunu vurgulamak için kullanılır.
- nowadaysGünümüzde; geçmişe kıyasla içinde bulunduğumuz şu dönemde.
- numberSayı; bir çokluğu veya miktarı belirtmek için kullanılan sözcük, sembol veya rakam.
O
- obsessedTakıntılı; bir kişi veya konu hakkında sürekli düşünme ya da bir şeyi yapmaktan kendini alıkoyamama durumu.
- ObviouslyAçıkça; kolayca anlaşılabilecek veya görülebilecek bir şekilde.
- Of courseElbette; bir şeyi onaylamak, bir durumun beklendiğini belirtmek veya bir şeyi yapmaktan memnuniyet duyulduğunu ifade etmek için kullanılır.
- officeOfis, büro. İnsanların genellikle masabaşı işlerini yürüttükleri çalışma alanı.
- Oh manHay aksi; bir duruma karşı duyulan can sıkıntısını, hayal kırıklığını veya şaşkınlığı ifade etmek için kullanılan bir ünlem.
- on the other handÖte yandan; karşıt bir görüş, fikir veya durum belirtmek için kullanılır.
- Once againBir kez daha; tekrar.
- onebir; tek bir kişiyi veya nesneyi ifade eden en küçük tam sayı.
- orderSipariş; bir malın veya hizmetin temin edilmesi için yapılan talep.
- order foodYemek siparişi vermek; bir restorandan veya teslimat hizmeti aracılığıyla hazırlanıp size sunulacak bir öğün talep etmek.
- orderedDüzenli, sıralı. Belirli bir düzen veya sıra içinde yerleştirilmiş olan.
- ordering foodYemek siparişi verme; bir restoranda veya paket servis aracılığıyla yemek hazırlatıp getirtme eylemi.
- otherwise known asdiğer adıyla; bir kişinin veya nesnenin bilinen başka bir ismini belirtmek için kullanılır.
- ought-meli/-malı; yapılması gereken veya beklenen bir durumu ya da güçlü bir olasılığı ifade eder.
- out of breathNefes nefese kalmış. Fiziksel çaba veya heyecan nedeniyle nefes almakta güçlük çeken.
- OUTERDış, dıştaki. Bir şeyin yüzeyinde bulunan veya merkeze uzak olan.
- outputÜretim; bir kişi, makine veya endüstri tarafından ortaya konulan ürün veya hizmet miktarı.
- outsideDışarıda. Bir yerin, binanın veya alanın sınırlarının ötesinde bulunan veya hareket eden.
- outsourcingDış kaynak kullanımı; bir kurumun daha önce kendi çalışanları tarafından yürütülen işleri veya hizmetleri dışarıdan kişi veya şirketlere yaptırması uygulaması.
- over hereBurada; konuşmacının yakınındaki bir yeri belirtmek için kullanılır.
- overallGenel; tüm faktörler göz önüne alındığında veya her şeyi kapsayacak şekilde.
- overcrowdedAşırı kalabalık; çok fazla insan veya nesneyle dolu olan.
- overheatedAşırı ısınmış; normal çalışma sıcaklığının üzerine çıkarak işlevini yitirmiş veya zarar görmüş.
- overpricedPahalı; ederinden veya olması gerekenden daha yüksek fiyatlı.
- overthinkingAşırı düşünme; bir konu üzerinde gereğinden fazla veya verimsiz bir şekilde kafa yorarak kaygıya yol açma durumu.
- overwhelmingezici, bunaltıcı; çok yoğun, aşırı miktarda olan veya başa çıkılması çok güç olan.
P
- pantryKiler; evlerde yiyecek, mutfak eşyası ve erzak saklanan küçük oda veya dolap.
- particle acceleratorParçacık hızlandırıcı; atom altı parçacıkları çok yüksek hızlara çıkarıp birbirleriyle çarpıştırarak özelliklerini incelemek için kullanılan büyük bilimsel cihaz.
- passingGeçiş; bir şeyin veya birinin yanından geçme eylemi ya da bir sınavı veya dersi başarıyla tamamlama durumu.
- pedestalKaide, ayak. Bir heykel, sütun veya benzeri bir nesnenin üzerine oturtulduğu destek veya temel.
- peppermint teaNane çayı; kurutulmuş nane yapraklarının kaynar suda demlenmesiyle hazırlanan sıcak bir içecek.
- pepperoniİnce dilimlenmiş, genellikle pizzalarda kullanılan baharatlı bir İtalyan-Amerikan sucuğu.
- performBir eylemi, görevi veya işlevi yerine getirmek, gerçekleştirmek.
- phone numberTelefon numarası; bir telefon hattını belirlemek için kullanılan rakamlar dizisi.
- phraseÖbek veya söz grubu; bir cümle içinde tek bir kavramı ifade eden veya bir birim olarak işlev gören iki veya daha fazla kelimeden oluşan yapı.
- phrasesÖbekler; bir cümle içinde tek bir anlam ifade eden veya bir birim olarak işlev gören iki veya daha fazla sözcükten oluşan gruplar.
- pick upkapmak; bir beceriyi veya dili resmi eğitim almadan, pratik yaparak kendi kendine öğrenmek.
- pickySeçici; bir şeyi beğenmekte zorlanan, neyi seçeceği veya yiyeceği konusunda çok titiz davranan kimse.
- pieceParça; bir bütünün ayrılmış veya koparılmış tek bir bölümü.
- pintYaklaşık yarım litreye denk gelen sıvı ölçü birimi veya bu miktarda sıvı alan bardak.
- pirateKorsan; denizde gemilere saldırıp yağmalayan kişi veya yazılım, müzik ve film gibi telifli eserleri yasa dışı yollarla kopyalayıp satan kimse.
- pitchPerde; bir müzik notasının veya insan sesinin incelik veya kalınlık derecesi.
- pitchedBelirli bir seviyede, derecede veya yoğunlukta ayarlanmış; belirli bir müzikal frekansa sahip.
- pizzaPizza; üzerine domates sosu, peynir ve genellikle et veya sebze gibi malzemeler konularak fırında pişirilen, yuvarlak ve yassı hamurdan oluşan bir yemek.
- plansPlanlar; bir şeyi yapmaya veya başarmaya yönelik ayrıntılı tasarılar ya da gelecekte yapılması amaçlanan niyetler.
- playgroundÇocuk parkı; özellikle okullarda veya halka açık parklarda bulunan, kaydırak ve salıncak gibi oyun ekipmanlarıyla donatılmış, çocukların oynaması için ayrılmış açık alan.
- pleaseLütfen. Bir rica veya emri daha nazik bir hale getirmek için kullanılan sözcük.
- pleasureZevk, haz; mutluluk, keyif veya tatmin duygusu.
- plentybol, çok. İhtiyacı karşılayacak kadar veya daha fazla miktarda olan.
- podcastİnternet üzerinden indirilebilen veya dinlenebilen, genellikle bölümler halinde yayımlanan dijital ses veya video dosyası.
- possiblemümkün; yapılabilir, gerçekleşebilir veya var olabilir durumda olan.
- potentialPotansiyel; bir şeyin gelecekte gelişme veya gerçekleşme olasılığı.
- pourDökmek; bir sıvıyı veya taneli bir maddeyi bir kaptan başka bir kaba veya bir yüzeyin üzerine akıtmak.
- powerfulGüçlü; çok fazla kuvvete, etkiye veya nüfuza sahip olan.
- preserveKorumak; bir şeyi bozulmadan, orijinal halini veya iyi durumunu uzun süre muhafaza etmek.
- pressureBasınç; bir nesneye uygulanan fiziksel kuvvet veya çok fazla iş yükünden kaynaklanan stres ve gerginlik hissi.
- preventÖnlemek; bir şeyin gerçekleşmesine veya birinin bir şey yapmasına engel olmak.
- probablyMuhtemelen; bir şeyin gerçekleşmesinin veya doğru olmasının yüksek ihtimal dâhilinde olduğunu belirtmek için kullanılır.
- productionÜretim; satılmak üzere mal yapma veya yetiştirme süreci ya da üretilen toplam mal miktarı.
- profitablekârlı; kazanç getiren veya kazanç getirmesi muhtemel olan.
- programmeTelevizyon veya radyo yayını; ayrıca belirli bir amaç doğrultusunda planlanmış etkinlikler veya olaylar dizisi.
- promiseSöz; bir kimseye bir şeyi kesinlikle yapacağına veya yapmayacağına dair verilen güvence.
- proposedÖnerilen; başkalarının değerlendirmesi için bir plan veya hareket tarzı olarak sunulmuş.
- pull offBaşarmak, üstesinden gelmek; zor veya beklenmedik bir işi başarıyla tamamlamak.
- pull upYaklaştırmak; bir aracı durdurmak.
Q
R
- rain showersağanak; kısa süreli yağmur.
- rapidHızlı, süratli; kısa bir süre içinde gerçekleşen veya hareket eden.
- rateOran, hız veya fiyat. Bir şeyin gerçekleşme sıklığını, hızını veya bir hizmetin ya da malın bedelini belirten ölçü birimi.
- readyhazır; bir şeyi yapmaya veya kullanmaya hemen başlayabilecek durumda olan.
- RealGerçek; hayali veya uydurma olmayıp fiilen var olan veya meydana gelen.
- recapÖzet. Söylenilenlerin veya yapılanların kısa bir özeti.
- recentlyson zamanlarda, yakın zamanda. Geçmişte kısa bir süre önce veya az önce gerçekleşen durumları ifade eder.
- receptionResepsiyon; bir otel veya iş yerinin girişinde ziyaretçilerin karşılandığı ve kayıt işlemlerinin yapıldığı bölüm ya da birini kabul etme veya karşılama eylemi.
- recognisetanımak; daha önceden görülen veya deneyimlenen birini ya da bir şeyi hatırlayarak kim olduğunu veya ne olduğunu belirlemek.
- recognizeTanımak; daha önce karşılaşılan birini veya bir şeyi hatırlamak ya da bir durumun varlığını veya geçerliliğini kabul etmek.
- recoilGeri tepmek; bir kuvvet veya korku etkisiyle aniden geriye çekilmek ya da bir şeyden tiksinmek veya hoşlanmamak.
- recyclingGeri dönüşüm; atık maddelerin işlenerek yeniden kullanılabilir ham maddeye dönüştürülmesi süreci.
- redKırmızı; kan veya olgun çilek renginde olan, renk tayfının turuncudan sonra gelen en son rengi.
- regretPişmanlık; geçmişte yaşanan veya yapılan bir şeyden duyulan üzüntü ya da hayal kırıklığı hissi.
- regularDüzenli; belirli aralıklarla tekrarlanan veya değişmeyen bir modele göre gerçekleşen.
- relateİlişkilendirmek; iki veya daha fazla şey arasında bağ kurmak.
- relativelyNispeten; diğer benzer şeylerle kıyaslandığında belirli bir ölçüde.
- reliableGüvenilir; kendisine inanılan, beklenen işi yapacağına veya ihtiyaç duyulanı sağlayacağına güvenilebilen.
- religiousDini; bir dine veya inanç sistemine bağlı olan, inançla ilgili.
- rely ongüvenmek, bel bağlamak; birinin veya bir şeyin ihtiyaç duyulanı ya da bekleneni karşılayacağına inanmak.
- RemindHatırlatmak; birine bir şeyi anımsamasına yardımcı olmak veya birini geçmişteki bir kişi, yer ya da olay hakkında düşündürmek.
- repeatedlyTekrar tekrar; aynı şekilde birçok kez meydana gelen veya yapılan.
- reporterMuhabir; gazete, dergi, televizyon veya radyo gibi yayın organları için haber toplayan ve bunları sunan kimse.
- reputationİtibar, saygınlık. Bir kimse veya şey hakkında geçmişteki davranışlarına veya karakterine dayalı olarak toplumda oluşan genel kanı.
- requiresGerektirmek; bir şeyin zorunlu veya gerekli olduğunu ifade etmek.
- resemblesbenzemek; bir kimse veya bir şeyle benzer özellikler taşımak, dış görünüşüyle andırmak.
- residualKalıntı; bir şeyin ana kısmı kullanıldıktan veya alındıktan sonra geriye kalan küçük miktar.
- resistanceDirenç; bir şeye karşı koyma, boyun eğmeme veya hastalık ya da dış etkenlerden etkilenmeme yeteneği.
- resonateYankılanmak; derin ve dolgun bir ses çıkarmak veya birinde duygusal ya da zihinsel çağrışımlar uyandırmak.
- restaurantlokanta, restoran; yemek yiyebileceğiniz bir yer.
- retrieveGeri almak, getirmek. Bir şeyi bulunduğu yerden alıp geri getirmek.
- reunionYeniden bir araya gelme; uzun süredir görüşmeyen arkadaşların veya aile üyelerinin katıldığı sosyal toplantı.
- revealortaya çıkarmak, açığa vurmak; gizli veya saklı olan bir şeyi başkalarının bilmesini sağlamak.
- revengeİntikam; birine yapılan bir kötülüğe karşılık olarak ona zarar verme eylemi.
- rewindGeri sarmak; bir kayıt veya filmi, daha önce izlenen ya da dinlenen bir bölümü tekrar oynatmak amacıyla geriye doğru hareket ettirmek.
- Right nowŞu anda. Tam bu anda veya içinde bulunulan vakitte.
- rigidSert, bükülmesi veya hareket ettirilmesi zor; yeni durumlara uyum sağlamayan, esnemeyen.
- riseYükselmek; daha aşağı bir konumdan yukarıya doğru hareket etmek veya miktar, sayı ya da yoğunluk bakımından artış göstermek.
- riskRisk; istenmeyen veya tehlikeli bir durumun gerçekleşme olasılığı.
- roastedFırında veya ateşte pişirilmiş. Genellikle et veya sebzeler için kullanılan, ısı etkisiyle kızarmış yiyecekleri ifade eder.
- rootsKök; bir bitkinin toprağın altında kalan ve besin almasını sağlayan kısımları veya bir şeyin temel nedeni, kaynağı.
- rotateDönmek veya döndürmek; bir merkez veya eksen etrafında dairesel hareket yapmak.
- roughlyYaklaşık olarak; tam değil, aşağı yukarı.
- roundYuvarlak. Daire veya top şeklinde olan.
- routeGüzergâh; bir yerden başka bir yere gitmek için kullanılan yol.
- ruinMahvetmek; bir şeyi değerini, güzelliğini veya işlevini yitirecek kadar kötü bir şekilde bozmak.
- run out oftüketmek, bitirmek. Bir şeyin tamamını kullanarak hiç kalmaması durumuna gelmek.
S
- SackÇuval; kâğıt, plastik veya kumaş gibi dayanıklı malzemelerden yapılmış, eşya taşımaya veya depolamaya yarayan büyük torba.
- savoryTuzlu veya baharatlı, tatlı olmayan hoş bir tada sahip.
- saysöylemek; bir düşünceyi veya bilgiyi kelimelerle ifade etmek.
- ScalpingKaraborsacılık; bilet veya malı yüksek fiyattan yeniden satma eylemi ya da birinin kafa derisini yüzme işlemi.
- scheduleProgram; yapılacak işlerin ve zamanlarının listelendiği plan.
- scheduledPlanlanmış; belirli bir zamanda gerçekleşmesi kararlaştırılmış olan.
- scientificBilimsel; bilimin yöntem ve ilkelerine dayanan veya bunlarla ilgili olan.
- screamingÇığlık atan; acı, korku veya heyecan nedeniyle yüksek sesle bağırma eylemi.
- screen timeEkran süresi; bir kişinin akıllı telefon, bilgisayar veya televizyon gibi ekranlı cihazları kullanmak için harcadığı toplam süre.
- secludedGözlerden uzak, tenha. İnsanlardan ve kalabalıktan uzak, sakin ve gizli yer.
- secretlyGizlice; başkaları tarafından bilinmeyecek veya görülmeyecek bir şekilde.
- seegörmek; gözleri kullanarak bir şeyi algılamak veya fark etmek.
- seeminglyGörünüşte; gerçekte öyle olmayabilecek olsa da bir durumun veya niteliğin var gibi göründüğünü ifade eder.
- sensitiveHassas; çabuk incinen veya başkalarının duygularını kolayca anlayabilen kimse.
- serveServis etmek, sunmak; birine, bir kuruma veya ülkeye hizmet etmek, görev yapmak.
- setkoymak, yerleştirmek. Bir şeyi belirli bir yere veya konuma getirmek.
- shadowingGölgeleme; bir ses kaydını dinlerken konuşmacıyla eş zamanlı olarak söylenenleri yüksek sesle tekrar etmeye dayalı dil öğrenme tekniği.
- sharing is caringPaylaşmak güzeldir. Başkalarına karşı nazik olmanın bir yolu olarak sahip olunan şeylerin başkalarıyla paylaşılmasını teşvik eden yaygın bir ifade.
- sharpKeskin. Bir şeyi kolayca kesebilen veya delebilen ince bir kenara veya uca sahip olan.
- sheetsÇarşaf: Yatağa serilen veya üzerine örtülen kumaş parçası. Ayrıca, tek bir kâğıt yaprağı.
- shopDükkan veya mağaza; halka mal ve hizmetlerin satıldığı yer.
- shoppingAlışveriş; ihtiyaç duyulan veya istenen ürünleri satın almak amacıyla mağazaları gezme etkinliği.
- shopping cartAlışveriş arabası; süpermarketlerde veya mağazalarda satın alınacak ürünleri taşımak için kullanılan, tekerlekli metal veya plastik sepet.
- short formkısaltma; bir kelimenin, ismin veya ifadenin harf çıkarılarak veya baş harfleri kullanılarak oluşturulan kısa biçimi.
- shutKapatmak; bir şeyi kapalı duruma getirmek veya bir mekanizmanın çalışmasını durdurmak.
- signTabela, levha. Kamusal alanlarda bilgi, yönlendirme veya uyarı içeren yazı veya işaret.
- significantönemli, dikkate değer. Etki yaratacak veya fark edilecek kadar büyük veya mühim olan.
- similarBenzer; bir kimse veya şeyle ortak özelliklere sahip olan ancak tıpatıp aynı olmayan.
- sitcomDurum komedisi; aynı karakterlerin farklı günlük olaylar etrafında gelişen komik durumlarını konu alan televizyon dizisi.
- SituationDurum; belirli bir zaman ve yerdeki koşulların veya olayların bütünü.
- skillsbeceri, yetenek; eğitim veya deneyim yoluyla kazanılan, bir işi iyi yapabilme yetisi.
- skimmingGöz gezdirme; bir metnin içeriği hakkında genel bir fikir edinmek amacıyla hızlıca okunması.
- slavesKöleler; başka bir kişi tarafından yasal olarak sahip olunan ve karşılıksız çalışmaya zorlanan insanlar.
- slightlyHafifçe, az miktarda. Küçük bir ölçüde veya derecede.
- slowYavaş; hareketleri veya gerçekleşmesi düşük hızda olan, zaman alan.
- soO kadar, bu derece; bir durumun derecesini belirtmek veya bir eylemin sonucunu ifade etmek için kullanılır.
- so farŞu ana kadar; şimdiye dek. Geçmişten günümüze kadar olan süreyi ifade eder.
- social plansSosyal planlar; arkadaşlarla buluşmak veya etkinliklere katılmak amacıyla yapılan düzenlemeler.
- SocializeSosyalleşmek; başkalarıyla arkadaşça veya resmi olmayan bir şekilde vakit geçirmek.
- someBir miktar veya bir kısım; belirli olmayan bir sayı veya ölçüdeki şey.
- some timeBelirsiz bir süre; uzunluğu tam olarak belirtilmemiş bir zaman dilimi.
- somehowBir şekilde; nasıl olduğu veya nedeni tam olarak bilinmeyen bir biçimde.
- somethingbir şey; adı, türü veya niteliği tam olarak bilinmeyen veya belirtilmeyen nesne.
- something elsebaşka bir şey; daha önce bahsedilenden veya düşünülenden farklı olan herhangi bir şey.
- sometimeBir ara; gelecekte veya geçmişte belirtilmemiş ya da bilinmeyen bir zaman.
- sophisticatedGörgülü, kültürlü; ayrıca çok gelişmiş, karmaşık veya ileri teknoloji ürünü olan.
- soreAğrılı, sızılayan; yaralanma, enfeksiyon veya aşırı egzersiz nedeniyle acı veren.
- sorttür, çeşit. Bir şeyin ait olduğu grup veya kategori.
- SoundsSesler; kulakla duyulabilen işitsel algılar veya gürültüler.
- Sounds goodHarika, tamam. Bir öneriyi kabul etmek veya bir durumun uygun olduğunu belirtmek için kullanılır.
- soundtrackFilm, televizyon programı veya video oyunu için kaydedilen müzik ve şarkıların bütünü.
- souvenirhatıra, hediyelik eşya; bir yeri veya özel bir olayı hatırlamak amacıyla saklanan veya satın alınan nesne.
- spawnedYumurtlamak; (bir şeyin) aniden ortaya çıkmasına veya oluşmasına neden olmak.
- spendHarcamak; bir şey satın almak için para vermek veya bir işi yapmak için zaman ya da enerji kullanmak.
- spendingHarcama; mal, hizmet veya diğer ihtiyaçları karşılamak için para ödeme eylemi.
- spottedFark edilmiş; özellikle bulunması zor olan birini veya bir şeyi görmüş veya tespit etmiş.
- spreadYaymak; bir şeyi geniş bir alana açmak, yerleştirmek veya zamanla daha geniş bir alana ya da daha fazla kişiye etki etmek.
- sprintKısa mesafe koşusu; tam hızla yapılan kısa süreli koşu veya hareket.
- squarekare; dört kenarı birbirine eşit ve dört açısı da doksan derece olan düzlemsel geometrik şekil.
- squishyYumuşak; üzerine basıldığında veya sıkıldığında kolayca şekil değiştiren.
- standAyakta durmak; ayakları üzerinde dik bir konumda bulunmak veya bu konuma geçmek.
- stateDurum, hal. Bir kimsenin veya bir şeyin belirli bir andaki fiziksel veya zihinsel koşulu.
- statesDevletler veya durumlar. Tek bir hükümet altındaki siyasi topluluklar veya bir şeyin içinde bulunduğu çeşitli haller.
- stickDal parçası. Ağaçtan düşmüş veya kırılmış ince odun parçası.
- stomachmide; yenen yiyeceklerin sindirildiği vücut organı.
- storeMağaza, dükkan; halka satış yapılan yer. Ayrıca, gelecekte kullanılmak üzere saklanan miktar veya stok.
- strangeGarip, tuhaf; alışılmadık, şaşırtıcı veya açıklanması güç olan.
- STRENGTHGüç, kuvvet. Bir kişinin fiziksel veya zihinsel olarak dayanıklı olma durumu ya da baskıya ve zorlamaya karşı koyabilme yeteneği.
- stress disorderTravma sonrası stres bozukluğu; korkutucu bir olayın tetiklediği, anımsama, kabuslar ve şiddetli kaygı gibi belirtilerle seyreden bir ruh sağlığı durumu.
- strikingÇarpıcı; dikkat çekici, etkileyici veya kolayca fark edilen.
- structureYapı; bir şeyin parçalarının düzenlenme veya organize edilme biçimi.
- structuresYapılar; bir şeyin parçalarının düzenlenme veya organize edilme biçimi.
- struggleÇabalamak, zorlanmak. Bir şeyi başarmak veya bir durumla başa çıkmak için büyük gayret sarf ederek güçlük çekmek.
- struggle withzorlanmak; bir işi yapmakta veya bir durumla başa çıkmakta güçlük çekmek.
- strugglingZorlanan, güçlük çeken; bir şeyi başarmakta veya bir durumla başa çıkmakta zorluk yaşayan.
- StuckSıkışmış; hareket edemeyen, bir yerden ayrılamayan veya bir sorunu çözemeyen.
- subscribeAbone olmak. Bir hizmete, yayına veya dijital içeriğe düzenli olarak erişmek için kaydolmak.
- subscribe buttonAbone ol butonu; bir web sitesinde veya video platformunda, kullanıcının belirli bir içerik üreticisinden veya kanaldan güncellemeler almak için tıkladığı etkileşimli simge veya bağlantı.
- subscribedAbone olmak; bir hizmeti, yayını veya çevrimiçi bir hesabı düzenli olarak almak veya takip etmek için kaydolmak.
- subtleHafif, ince veya belli belirsiz. Kolayca fark edilmeyen veya dikkatli bir inceleme gerektiren durumlar için kullanılır.
- suggestÖnermek; bir fikri veya planı değerlendirilmesi için sunmak ya da bir şeyin mümkün veya muhtemel olduğunu belirtmek.
- suggestionsÖneri, tavsiye. Değerlendirilmesi veya kabul edilmesi için sunulan fikir, plan veya eylem.
- supposedVarsayılan; aksine dair kanıtlar olsa bile genel olarak öyle olduğu düşünülen veya öyle olması beklenen.
- surfaceYüzey; bir nesnenin dış veya üst katmanı ya da bir sıvının veya arazinin en üst sınırı.
- suspectŞüpheli; bir suç işlediği veya yanlış bir şey yaptığına inanılan kişi.
- suspiciousŞüpheli; birinin yanlış veya dürüst olmayan bir şey yaptığına ya da bir durumun normal olmadığına dair kuşku duyan.
- SweatyTerli; ter içinde kalmış veya terleten.
T
- take it easySakin ol; birinin gevşemesini, endişelenmeyi bırakmasını veya daha az enerjik ya da agresif davranmasını söylemek için kullanılır.
- take offhavalanmak; aniden bir yerden ayrılmak veya uçuşa başlamak.
- take onÜstlenmek; bir görevin sorumluluğunu kabul etmek veya birine karşı mücadele etmek.
- takingAlma, tutma; bir şeyi yerinden kaldırma, kabul etme veya bir eylemi gerçekleştirme süreci.
- talking pointsKonuşma başlıkları; bir tartışma, sunum veya mülakatta rehberlik etmek ya da ikna etmek amacıyla önceden hazırlanan konu veya argümanlar dizisi.
- temporarilyGeçici olarak; kalıcı olmayacak şekilde, sınırlı bir süre için.
- tenantKiracı; bir başkasına ait olan bir mülkü veya araziyi kullanmak için kira ödeyen kimse.
- tensionGerginlik. Kişinin rahatlamasını engelleyen endişe veya huzursuzluk hissi ya da insanlar arasındaki güvensizlikten kaynaklanan çatışma durumu.
- termTerim; belirli bir bilim, sanat veya meslek dalıyla ilgili özel bir kavramı karşılayan sözcük veya söz öbeği.
- terrificHarika, müthiş. Çok iyi, mükemmel veya şahane olan.
- that's rightDoğru; söylenen bir şeyin doğruluğunu onaylamak veya birine hak vermek için kullanılır.
- the loreSöylence; belirli bir konu, kurgusal dünya veya toplulukla ilgili gelenekler, hikayeler ve bilgilerin bütünü.
- the other dayGeçen gün; birkaç gün önce, yakın bir zamanda.
- the scriptSenaryo; bir tiyatro oyununun, filmin, yayının veya konuşmanın yazılı metni.
- THEREOrada; söz konusu olan yer veya konumda.
- thingŞey; ismi belirtilmeyen veya tanımlanmayan herhangi bir nesne, varlık veya kavram.
- thoroughlyEksiksiz, detaylı ve dikkatli bir biçimde; tamamen.
- thoughtDüşünce; zihinde oluşturulan fikir, kanaat veya inanç. Düşünmek fiilinin geçmiş zaman ve geçmiş zaman ortacıdır.
- throatBoğaz; yiyecek ve havanın mide ile akciğerlere geçişini sağlayan boyun içindeki kanal.
- throughİçinden; bir yerin, açıklığın veya kanalın bir tarafından girip diğer tarafından çıkacak şekilde.
- throughoutBaştan başa; bir yerin her tarafında veya bir sürenin tamamı boyunca.
- throwAtmak; bir nesneyi kol ve el hareketleriyle havaya fırlatmak.
- thumbsBaşparmaklar; elin yan tarafında bulunan kısa ve kalın parmağın çoğul hali.
- thumbs upBaş parmak işareti; onay, kabul veya memnuniyet belirtmek için baş parmağın yukarı kaldırılmasıyla yapılan el hareketi.
- tiesBağlar; insanlar veya nesneler arasındaki ilişkiler ya da gömlek yakasının altına takılan boyun bağı.
- tightSıkı; bir yere iyice sabitlenmiş veya vücuda tam oturan, hareket alanı bırakmayan.
- tipİpucu, tavsiye veya bir şeyin ince, sivri ucu.
- todayBugün; içinde bulunulan gün, şu anki gün.
- toneTon; bir sesin niteliği veya bir kişinin duygularını ya da tutumunu yansıtan ses tonu.
- too lateÇok geç; istenen bir sonucun elde edilebileceği zamanın geçmiş olması durumu.
- too muchGereğinden fazla; ihtiyaç duyulandan, istenenden veya kabul edilebilir olandan daha çok.
- towards-e doğru, -e karşı. Bir kimseye veya bir şeye yönelerek veya yaklaşarak.
- transcriptDöküm veya deşifre; ses kaydı veya konuşma gibi başka bir ortamda sunulan materyalin yazılı ya da basılı hali.
- transparencyŞeffaflık; bir şeyin içinden görülebilme özelliği veya süreçlerin ve kararların açık ve dürüst bir şekilde yürütülmesi durumu.
- transplantNakletmek; bir organı, dokuyu veya bitkiyi bulunduğu yerden alıp başka bir yere veya canlıya yerleştirmek.
- traumaTravma; kişinin yaşadığı çok üzücü veya sarsıcı bir olay ya da bu olay sonucunda oluşan derin duygusal şok.
- TravelingSeyahat; özellikle uzun mesafelerde bir yerden başka bir yere gitme eylemi.
- treatsKeyif için yenen küçük yiyecekler veya birine zevk vermesi için verilen özel şeyler, ödül.
- triggertetiklemek; bir şeyin başlamasına yol açmak veya birinde güçlü bir duygusal tepki uyandırmak.
- triggeredTetiklenmiş; geçmişteki travmatik bir deneyimin hatırlatılması sonucu aniden yoğun öfke, üzüntü veya duygusal sıkıntı hissetmiş.
- troubleSorun, dert veya sıkıntı; endişe ya da rahatsızlık veren durum.
- trulyGerçekten, içtenlikle; samimi bir şekilde veya tam anlamıyla.
- tubeBoru; sıvı veya gazların taşınması için kullanılan metal, plastik veya kauçuktan yapılmış uzun, içi boş silindir. Ayrıca diş macunu gibi maddelerin konulduğu küçük kap.
- tuneMelodi, ezgi; kulağa hoş gelen bir müzik parçası.
- tuningAkort etme veya ayar yapma; bir müzik aletini doğru tona getirme veya bir makinenin performansını ya da frekansını istenen seviyeye ayarlama işlemi.
- turnDönmek; bir nokta veya eksen etrafında dairesel hareket etmek.
- turn aroundArkasını dönmek veya yönünü değiştirmek. Bir kişinin veya nesnenin baktığı ya da hareket ettiği yönü tersine çevirmesi.
- turn backGeri dönmek. Başladığı yere geri gitmek veya geldiği yöne doğru yönünü değiştirmek.
- Turn onAçmak. Bir düğmeye basarak veya bir anahtarı çevirerek bir cihazı veya makineyi çalışır duruma getirmek.
- turn upvarmak, gelmek; özellikle gecikmeli olarak veya beklenmedik bir şekilde bir yere ulaşmak.
- turningDönme veya çevrilme eylemi; bir şeyin başka bir şeye dönüşme süreci.
- turning intoDönüşmek; bir durumdan, biçimden veya karakterden başka birine geçmek.
- twoiki; bir artı birin toplamına eşit olan sayı.
U
- ultimateEn üstün, en uç veya en önemli örnek; bir şeyin nihai veya en mükemmel hali.
- underlyingTemel oluşturan; bir şeyin altında yatan veya görünmeyen temel sebep.
- unevenDüzgün olmayan, engebeli veya eşit olmayan; yüzeyi pürüzlü veya parçaları nitelik bakımından farklı olan.
- unforgettableUnutulmaz; çok güzel, ilginç veya özel olması nedeniyle akıldan çıkması mümkün olmayan.
- unfortunateŞanssız; kötü bir durumla karşılaşan veya mutsuzluğa yol açan.
- unfortunatelyMaalesef, ne yazık ki. Üzücü, hayal kırıklığı yaratan veya kötü bir etkiye sahip bir durumu belirtmek için kullanılır.
- unnecessaryGereksiz, lüzumsuz; yeterli olduğu veya bir amaca hizmet etmediği için ihtiyaç duyulmayan.
- UnpredictableÖngörülemez; değişen davranışlar veya olaylar nedeniyle önceden bilinmesi veya tahmin edilmesi mümkün olmayan.
- UnsettlingHuzursuz edici; kaygı, endişe veya rahatsızlık veren.
- untilkadar; bir şeyin gerçekleştiği veya belirli bir zaman dilimine ulaşıldığı ana kadar geçen süreyi ifade eder.
- upbeatNeşeli, iyimser. Hayata olumlu bir bakış açısıyla yaklaşan.
- upsetÜzgün, canı sıkkın; bir durumdan dolayı mutsuz, hayal kırıklığına uğramış veya endişeli.
- usefulfaydalı, yararlı; bir şeyi yapmada veya başarmada yardımcı ya da etkili olan.
V
- vacuumBoşluk; madde içermeyen ortam. Ayrıca, zeminleri emiş gücüyle temizlemeye yarayan elektrikli ev aleti.
- vanPanelvan, minibüs; genellikle yük veya yolcu taşımak için kullanılan, arka kısmında yan camları bulunmayan kapalı motorlu taşıt.
- veinsToplardamar. Vücuttaki kanı organlardan kalbe taşıyan damarlar.
- ventilationHavalandırma; bir odaya veya binaya temiz hava girişi sağlayan sistem veya bu havanın dolaşımı.
- versionSürüm, versiyon. Bir şeyin diğer biçimlerinden farklılık gösteren özel bir şekli veya varyasyonu.
- very oftenSık sık; birçok kez veya tekrarlanan bir şekilde.
- vesselsKaplar, gemiler veya vücuttaki kan damarları gibi sıvı veya başka maddeleri taşıyan içi boş nesneler.
- victimsMağdurlar; bir suç, kaza veya başka bir olay sonucunda zarar gören, ölen veya acı çeken kimseler.
- vocabularyKelime hazinesi; bir kişinin bir dilde bildiği veya kullandığı tüm sözcüklerin bütünü.
- volumeSes seviyesi. Bir televizyon, radyo veya benzeri cihazdan çıkan sesin şiddet düzeyi.
W
- waitingBekleme; bir şeyin gerçekleşmesini veya birinin gelmesini bekleyerek bir yerde kalma durumu.
- walkYürümek; ayakları kullanarak adım atmak suretiyle bir yerden bir yere ilerlemek.
- wasteİsraf, ziyan. Para, zaman veya kaynak gibi değerlerin gereksiz ya da yanlış yere harcanması.
- wastedKafayı bulmuş, sarhoş veya uyuşturucu etkisiyle kendinden geçmiş.
- watchİzlemek; birini veya bir şeyi, özellikle hareket halindeyken veya değişirken bir süre boyunca dikkatle bakmak.
- way too muchfazlasıyla; bir şeyin gereğinden veya beklenenden çok daha fazla miktarı.
- wealthyZengin; çok miktarda paraya, mülke veya değerli eşyaya sahip olan.
- weigh upTartmak; bir karar vermeden önce bir durumun veya seçimin olumlu ve olumsuz yönlerini dikkatlice değerlendirmek.
- weirdTuhaf, garip. Alışılmışın dışında olan veya açıklanması güç durumlar için kullanılır.
- WelcomeHoş geldiniz. Bir yere gelen kişiyi dostça karşılamak için kullanılan ifade.
- wellŞaşkınlık belirtmek, yeni bir konuya geçmek veya düşünürken duraksamak için kullanılan bir ünlem.
- whatNe. İnsanlar, nesneler veya eylemler hakkında bilgi almak ya da duyulmayan veya anlaşılmayan bir şeyi tekrar ettirmek için kullanılır.
- what elseBaşka ne; ek bilgi, öneri veya alternatif sormak için kullanılır.
- whatsoeverHiçbir şekilde; olumsuz bir ifadeyi pekiştirmek için kullanılan, hiç veya herhangi bir türde anlamına gelen sözcük.
- wheelsTekerlek. Bir araç veya nesnenin hareket etmesini sağlayan, aks üzerinde dönen dairesel parça.
- when it comes toSöz konusu olduğunda; bir konuya giriş yaparken veya tartışılan bir konuyu belirtirken kullanılır.
- whichHangi. Belirli bir grup içinden bir veya daha fazla kişiyi ya da nesneyi belirterek bilgi sormak için kullanılır.
- whileiken; bir şeyin gerçekleştiği esnada, o sırada.
- who caresKime ne; bir şeyin önemsiz olduğunu veya ilgilenilmediğini belirtmek için kullanılır.
- whoeverHer kim, kim olursa olsun. Herhangi bir kişi.
- whole entireTamamen; bir şeyin bütünüyle veya eksiksiz olduğunu vurgulamak için kullanılır.
- Why not tryNeden denemiyorsun; birine bir şey yapmasını önermek veya cesaretlendirmek için kullanılan ifade.
- widelyGeniş çapta; çok sayıda insan tarafından veya büyük bir alan üzerinde.
- withdrawÇekmek. Bir banka hesabından para almak veya bir şeyi bulunduğu yerden çıkarmak.
- withinİçinde; bir şeyin sınırları dahilinde veya belirli bir süre dolmadan önce.
- wonderMerak etmek; bir şeyi öğrenme isteği duymak veya hayranlık ve şaşkınlık hissetmek.
- wonderingMerak etme; bir şeyi bilme isteği veya merak duygusu içinde olma durumu.
- woodenahşap, tahta; ağaçtan yapılmış.
- worksheetÇalışma kağıdı; öğrencilerin öğrenme sürecinde tamamlamaları gereken soruları veya görevleri içeren kağıt.
- worldDünya; üzerinde yaşayan tüm insanları, ülkeleri ve doğal varlıkları ile birlikte yerküre.
- worriedEndişeli; olası veya mevcut sorunlar nedeniyle kaygı veya huzursuzluk duyma durumu.
- would-ebilirdi, -ecekti. Hayali veya olası durumları ifade etmek ya da nazik istek ve tekliflerde bulunmak için kullanılır.
- wrapped upBitirmek, tamamlamak. Bir işi, etkinliği veya görevi sona erdirmek.
- wrongyanlış; gerçeklere veya kurallara uygun olmayan, hatalı.
Y
- y'allSiz; özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nin güneyinde iki veya daha fazla kişiye hitap etmek için kullanılan çoğul bir siz zamiri.
- yetHenüz, hâlâ. Şu ana kadar veya gelecekteki belirli bir zamana kadar devam eden durumları ifade eder.
- you betKesinlikle; bir şeyi onaylamak veya doğrulamak için kullanılan ifade.
- younger sisterkız kardeş: kişinin kendisinden daha küçük olan kız kardeşi.